Toplam 2 Sayfadan 1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
Toplam 14 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Bunları Biliyormuydunuz?

  1. #1
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart Bunları Biliyormuydunuz?

    469 yıllık mesir macununun öyküsü
    A.A


    Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim'in eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Ayşe Hafsa Sultan'ın iyileştirilmesi için dönemin ünlü hekimi Merkez Efendi tarafından 41 çeşit baharat karıştırılarak elde edilen mesir macunu 469 yıldır üretiliyor.
    Manisa'yı Mesiri Tanıtma ve Turizm Derneği Başkanı Ufuk Tanık, yaklaşık 500 yıllık geçmişe sahip mesir macununun dünyada eşine az rastlanan geleneklerden olduğunu belirterek, dernek olarak bu geleneği devam ettirdiklerini kaydetti.
    Mesir macununun Manisa protokolü tarafından yıllarca bavul ticaretiyle yurt dışına çıkarıldığını ifade eden Tanık, geleneği sürdürmek adına elde üretim yapmaya devam ettiklerini söyledi.
    Tanık, ne kadar üretim yapılırsa o kadar pazara sahip olunması gerektiğini belirterek, şöyle konuştu:
    “Mesir macununu yurt dışına ihraç etmek istediğimiz zaman dünyada gıda standartlarına yönelik birtakım çalışmalar var. Biz de dernek olarak bu standartlara uymak zorundayız. Mesela şimdi mesir macununu elde üretiyoruz. Bu mesir macunu Manisa'da imalathanemizde 15 kadın işçinin elinden çıkıyor. Elde yapıldığı için yapılabilecek günlük üretim bellidir. Ne yapmak lazım, çikolata ambalajlarında olduğu gibi makinede kenar kıvrımları tamamen kapanıyor. İhracata yönelik yapılacak üretimde bu teknoloji kullanılabilir. Yani mamul aynı ancak ambalajı tamamıyla daha kapalı. Avantajları da var, daha hijyenik ve sıcak havada da sızdırmaz olur. İhracat için ayrı bir üretim sistemi kurarak, bununla ilgili makine yatırımı da yapmayı düşünüyoruz. Ancak mesir geleneğinden derneğimiz hiçbir zaman vazgeçmeyecektir. Mesir macunumuzun da artık dışarıda aranan bir ürün haline geldiğini görüyoruz ve bu ürünümüzü dünyanın her yerine göndermek için belirli bir teknolojiyi de uygulamamız gerekiyor.”
    Tanık, her yıl 21 Mart nevruz günü başlayan temsili karma törenini takip eden hafta sonunda düzenlenen saçım töreniyle Mesir Festivali'nde final yaptıklarını ifade etti.
    Derneğe ait imalathanede görevli 15 kadın işçi tarafından mesir macununun imal edildiğini kaydeden Tanık, mesirin kadınlar tarafından kaynatılmasından kesimine ve paketlenmesine kadar elde yapıldığını, teknoloji kullanılmadan aslına sadık olarak üretildiğini söyledi.
    Bu geleneği bozmadan sürdürmek istediklerini bildiren Tanık, şunları kaydetti:

    “Saçım dışında piyasaya satışa çıkan ambalajlar, güne uygun şekilde paketlenerek tüketiciye ulaştırılıyor. En büyük özelliğimiz bu geleneği yaşatmak ve bu inanışı sürdürmektir. Derneğimizin kuruluş amacı da budur. Bu olayı ticari olarak düşünmüyoruz. Ticaret ikinci planda yer alıyor. Yıl içinde piyasada satılan mesir macunlarından elde edilen gelirlerin tamamını da Mesir Şenlikleri başta olmak üzere Manisa'nın tanıtımında kullanıyoruz.”
    Bu yıl kutlanacak 469. Mesir Festivali'nin yerel seçimlere denk gelmesi ve seçim yasakları nedeniyle yeteri kadar coşkulu olmayacağını düşündüklerini ve festival tarihini ertelediklerini bildiren Tanık, sadece karma töreninin yapıldığını, festivalin ise 20-26 Nisanda yapılacağını söyledi.
    “MESİR MACUNUNUN BAŞKA ŞEKLİ OLMAMALI”
    Bu yıl yenilik olarak mesir lokumu ürettiklerini söyleyen Tanık, lokumu otantik olarak ahşap ambalajda sunduklarını belirtti.
    Mesir lokumunun mesir macunuyla özdeşleştiğini, şekil olarak da üretimde sakınca görmediklerini kaydeden Tanık, mesir lokumunun içine mesir macununda yer alan baharatları koyduklarını söyledi.
    Bu baharatları kullanarak şeker veya içecek de yapılabileceğini ancak bunun geleneğe gölge düşürebileceğini savunan Tanık, şöyle konuştu:
    “Macunu geleneğinde eskiden olduğu gibi sunarak çok iyi anlatmamız gerekiyor. Ama macunun çeşitlendirilmesinde birtakım yenilikler düşünülebilir. Eskiden sadece çubuk şeklinde saçım mesiri yapılıyordu, oysa şimdi küçük boyda ve kavanozda kaşıkla bal kıvamında yiyebileceğiniz şekliyle de üretiyoruz. Tüketimini kolaylaştırmak amacıyla tüpünü yapıyoruz. Ancak bu ürün çeşitlerimizin hepsi kendi tekniği ve geleneği içerisinde yapılıyor. Dernek olarak mesiri çok fazla şekil ve ürün çeşidi olarak üretmek istemiyoruz.”

    MESİR MACUNUNUN TARİHÇESİ
    1522 yılında Yavuz Sultan Selim'in eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Ayşe Hafsa Sultan hastalanınca, dönemin ünlü hekimi Merkez Efendi, 41 çeşit baharatı karıştırarak elde ettiği ürünü Sultan'a yedirdi. Bir süre sonra iyileşen Ayşe Hafsa Sultan, bu macunun her yıl aynı dönemde üretilerek halka saçılmasını buyurdu. Bunun üzerine her yıl nevruz günü 41 çeşit baharat karılarak hazırlanan mesir macunu, Manisa'daki Sultan Camisi'nin kubbe ve minarelerinden halka saçılıyor. Minare ve kubbelerden saçılan ve şifalı olduğuna inanılan mesir macununu kapabilmek için Türkiye'nin çeşitli illerinden Manisa'ya gelerek Sultan Meydanı'nda toplananlar ilginç görüntüler oluşturuyor.
    41 ÇEŞİT BAHARAT
    469 yıldır içeriği bozulmadan hazırlanan mesir macununun içinde şu baharatlar bulunuyor:
    Tarçın, karabiber, yeni bahar, karanfil, çörek otu, hardal tohumu, anason, kişniş, zencefil, tarçın çiçeği, zerdeçal, HİNDİSTANcevizi, rezene, kebabiye, sinameki, sarı halile, vanilya, darıfülfül, kakule, havlıcan, zulumba, hıyarşembe, safran, iksir, kimyon, galanga, çam sakızı, mirsafi, meyan balı, şamlı şaşlı, limon kabuğu, kremtartar, zağfiran, udülkahır, çöpçini, eskir, tiryak, ravend, limon tuzu, tekemercini tohumu, günbalı.
    __._,_.___

  2. 11 kişi almanyadancı üyemize teşekkür etti:

    CoAx3R (08-26-2009),jupiter (09-25-2009),oRacLe (05-11-2009),ozkan07 (05-25-2009),Polemarch (05-11-2009),proxy (09-10-2009),Ri¢hie Ri¢h (05-11-2009),Sakic (05-11-2009),SaRsLaN (05-11-2009),Terelelli (05-11-2009)

  3. #2
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart

    Yorgunluktan Şikayet Edenlere

    İŞTE YORGUNLUĞUNUZU GİDERECEK BESİNLER
    Kendinizi sürekli olarak yorgun hissediyorsunuz. Bu durum, yetersiz dinlenmekten kaynaklanabileceği gibi, beslenmenizdeki düzensizliklerden de ileri gelebilir. Niasin, B1, B2, B6, B12, folik asit ve C vitamini ile demir, potasyum, krom, selenyum ve iyot minerallerinin yetersizliği durumunda yorgunluk kendini gösterir. Peki bazı besinlerin yorgunluğu önlediğini biliyor musunuz? İşte size yorgunluğu giderecek yiyecekler:

    Balık: Niasin ve B2 vitamini, demir, krom, selenyum ve iyot minerali içerdiği için haftada 2-3 kere yenilmelidir. Bu bağlamda ton balığı da oldukça yararlıdır.
    Yağlı tohumlar: Niasin ve E vitamini, demir ve potasyum minerali içeren fındık, yerfıstığı, badem ve ceviz tüketim sıklığına önem verilmeli, ancak yüksek enerji içeriklerinden ötürü miktarına dikkat edilmelidir. Günde bir avuç yenilmesi sayısız yarar sağlar.

    Yeşil yapraklı sebzeler: C, E ve B2 vitamini ile demir ve potasyum minerali açısından önem taşıyan yeşil yapraklı sebzelerin özellikle koyu renkli olanlarının tercih edilmesi önerilmektedir (ıspanak, roka, nane, tere, pazı).
    Yumurta: Niasin, E ve B2 vitamini ile demir, krom ve iyot minerallerinden zengin olan yumurta anne sütü kalitesinde protein içerir ve “örnek protein” olarak tanımlanır. İçermiş olduğu doymamış yağ asitleri sayesinde de çok besleyici bir besindir.

    Kurubaklagiller: Niasin, B1 ve B2 vitamini ile demir ve potasyum içeriğinden ötürü yorgunluğa birebir gelir. Aynı zamanda içerdiği diyet lifi (posa) sayesinde kan şekerini kontrol altında tutarak vücut direncinin sürekliliğini sağlar. Bu nedenle haftada 2-3 kere kuru fasulye, nohut, mercimek, kuru barbunya, kuru bakla, kuru börülce, soya fasulyesi gibi baklagil tüketilmelidir.
    Kepekli tahıllar: Niasin, E, B1 ve B2 vitamini ile potasyum, krom, iyot ve az da olsa demir minerali açısından zengin olan kepekli tahıl ürünlerinin tercih edilmesi; işlenmiş olan tahıllardan uzak durulması yorgunluğu önlemek adına büyük önem taşır.

    Süt ve süt ürünleri: Niasin ve B2 vitamini ile demir, potasyum, krom ve iyot minerali içeren süt, yoğurt ve peynirin yarım yağlı hatta yağsız (light) olarak tercih edilmesi daha sağlıklı olacaktır.
    Tüm bu besin gruplarına ilave olarak ayçekirdeği, karaciğer, havuç, patates, elma, kayısı, kivi, üzüm, avokado, muz gibi meyveler, maydanoz, lahana, kereviz, bezelye, turp, enginar, mantar, soğan, kırmızı pancar, sarımsak gibi sebzeler ve yeşil çay yorgunluğu giderici besinler olarak tanımlanır. Yapılacak düzenli egzersizler de vücudu canlandırmaya yardımcı olacaktır. Öte yandan alkol, asitli içecekler, hazır besinler, sakatatlar, yağlı ve şekerli besinler yorgunluk vermektedir
    .

  4. 6 kişi almanyadancı üyemize teşekkür etti:

    CoAx3R (08-26-2009),ozkan07 (05-25-2009),proxy (09-10-2009),Sakic (05-25-2009),Terelelli (05-25-2009)

  5. #3
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart

    AYAK BAKIMI ve SAĞLIĞI

    Genel Yaklaşım
    Bebeklerin en az %95'i sağlıklı ayaklarla doğarken, erişkinlerin sadece %40'ının ayaklarıyla sorunu yoktur. Hareketsizlik, aşırı kilo, önemsememe, uygun olmayan ayakkabı seçimleri ve bazı kronik hastalıklar ayak sağlığımızı olumsuz yönde etkiler.
    Sağlıklı bir ayakta ayak bileğinden başlayarak parmaklara kadar tüm kemik ve yumuşak dokuların, eklem ve bağların oluşturduğu karmaşık yapının uyum içinde sorunsuzca çalışıyor olması gerekir. Ayaklarda var olan statik düzensizliklerin dizlerde, tüm omurga sisteminde hatta baştaki ağrıların meydana gelmesinde rol oynadığı bilinen bir gerçektir.
    Yeterince kontrole alınamamış diyabet gibi sistemik hastalıklar nedeniyle çok ciddi sinir ve damar bozuklukları gelişebilir. Bu bozuklukların bir sonucu da aşırı basınç altında kalan ayaklarda ortaya çıkan yaralardır. Daralan ve yapısı bozulan damarlar yeterli oksijen taşıyamadıklarından yaraların iyileşmesi de çok zordur.
    Ayaklarımız vücudumuzun en çok zorda kalan organlarından birisidir. Bu nedenle onların bakımları büyük bir özen ve dikkat ister.
    “Dost başa düşman ayağa bakar” sözünün asıl ifade ettiğinden bir başka önemli anlamı da bununla ilgilidir. Düşman ayağa bakar çünkü karşısında durmanızı sağlayan en önemli organınız ayaklarınızdır. Onlardaki güçsüzlük, zorlanma ve yetersizlik sizin “yenilmeniz” anlamına gelecektir.
    Kimse yenilmemelidir. O nedenle herkes ayağına özen göstermeli ve çok iyi bakmalıdır.
    Ayaklarımız ve onların üzerinde yükselen bacaklarımız, kemik, kas, sinir ve damarlardan oluşan bir yapıyı çevreleyen deriden oluştur. Bunların her biri, yaşamın her anında birçok unsurdan etkilenir. Taşıdığı yük, dışardan gelen her türlü etki yanında asıl bu dokulara yönelik içerden gelen etkiler ayağın görevlerini istenildiği gibi yapmasını önler.
    O nedenle hem bütün olarak tüm ayak için, hem de ayağı oluşturan bu yapılardan her biri için yapılması gereken bazı işler vardır. Bunların tümünü en genel biçimiyle “ayak bakımı” diye tanımlayabiliriz.
    “Biz ayaklarımıza iyi bakarsak, onlar da bizi yarı yolda bırakmayacaktır.”

    Ayaklarımız önemlidir:
    Çünkü ayaklarımız gündelik yaşamda uzun yollar kateder. Normal günlük aktivitesini sürdüren bir insan günde ortalama 10.000 adım atar. Yani bir yıl içinde neredeyse Dünyayının çevresini 5 kere dönecek kadar yürür.

    Çünkü ayaklarımız uyku dışında vücudun tüm yükünü taşır. İnsanoğlu ayağa kalktıktan sonra her bir ayağa düşen vücut yükü 2 katına çıkmıştır. Her ne kadar bir ayak, 28 kemik ve kemikçiğin çok sayıda bağla birbirine tutturulduğu harika bir yapıya sahipse de, birçok zaman taşıyabileceği yükten fazlasıyla başetmek zorunda kalır.
    Çünkü ayaklar birçok sorunu biz farketmeden yaşar. Ayaklarımız cefakar dostlarımızdır, uzun yıllar kendilerine çektirdiğimiz sıkıntılara inatla ve sessizce direnirler. Ta ki ilgisizlik ve dayanma sınırlarını aşan baskılara maruz kalıp kendilerini korumaya almak amacıyla değişime uğrayana kadar.
    Günlük ayak bakımı
    Sağlıklı bir ayak için uygulanacak ayak bakımı sırasında dikkat edilmesi ve özen gösterilmesi gereken temel noktalar şunlardır.
    Korunma: Sağlıkla ilgili her konuda olduğu gibi öncelikle ayak ve onu oluşturan dokuların korunması sağlanmalıdır. Bunun için ilk yapılması gereken en önemli iş ayağın “gözle” yani bakarak kontrol edilmesidir.
    Ayaktaki zedelenmeler, kızarıklıklar, ağrılı yerler, sert noktalar, derinin, tırnakların görünümü, damarların belirgin olup olmadığı, az hisseden ya da hiç hissetmeyen yerler, çeşitli anatomik şekil bozukluklarına dikkat edilmelidir. Gerekirse ayaklar birbirleriyle kıyaslanarak gözle kontrol edilmeli ve farklılıklar gözlenmelidir.
    Gözlem sırasında karşılaşılan olağan dışı görünümler ve değişiklikler mutlaka bir hekime danışılarak araştırılmalıdır.

    Temizlik: Ayağın bakımıyla ilgili ikinci yapılacak iş ayağın temiz tutulmasıdır. Ayağın temizliği için su ve sabun yeterlidir. Ayaklar günde en az bir kere -mümkünse ve tercihen yatarken- sabunla yıkanmalıdır. Kesinlikle deterjan veya herhangi bir deriye olumsuz etkisi olabilecek bir madde kullanılmamalıdır. Ayağın tümü ama özellikle parmak aralarını, dikkatlice yıkamakta yarar vardır. Yıkama işleminden sonra da mutlaka ayak kurulanmalıdır.
    Nemlendirme: Bazı hastalıklarda görülen deri kuruluğu genellikle ileri yaşlarda da ortaya çıkar. Derinin nemini muhafaza etmek için ayak yıkandıktan ve kurulandıktan hemen sonra, yani deri yıkanırken emdiği suyu bırakmasın diye ayağı yağlamakta yarar vardır. Çünkü kuruluk ayağın derisinin çatlamasına bu ise ayağın çeşitli hastalıklarına neden olur.
    Açıkta ve çıplak ayakla çalışanlar, abdest vb. nedenlerle, ayaklarını sık yıkamak zorunda kalanlar, diyabet benzeri hastalıklarla, derisinde terleme azlığı olan kişiler, ayak kenarları ve topuklarının derisi sertleşmiş olan kişiler, yıkama işleminden sonra, tıpkı yaşlıların yaptığı gibi ayaklarını, hafif nemliyken çok kalın olmayan bir “yağlı krem” veya “sıvı vazelin”le yağlamalıdırlar.
    Ayak derisinin yumuşak ve kaygan tutulması için gün içinde de alerjik olmayan ve herhangi bir ilaç içermeyen, krem ya da nemlendirici losyonlar uygulanabilir.
    Sertliklerin giderilmesi: Ayak derisindeki sertlik ve kalınlaşmalar, yürüme veya ayak ayakkabı içindeyken, ayağa yönelik aşırı basınç ve hatta bazen “batma” etkisi yaratabilir. Bu da yağın iç kısımlarında dokunun bozulmasına yol açacaktır.
    Bu nedenle ayakların yıkanması sırasında özellikle ve fazla basınca uğrayan daha sert olan bölümler, deri yumuşadıktan sonra “topuk taşı” benzeri bir araçla çok derine inmeden törpülenmelidir.
    Dinlenme(istirahat): Ayaklarda özellikle akşamları “şişlik” saptanıyorsa, bu durumda özellikle kanı yukarı götüren “toplar” damarlarda bir yetersizlik olduğu düşünülmelidir.
    Bu durumda kalple veya vücudun ana damarlarıyla ilgili, hipertansiyon dahil herhangi bir sorun olup olmadığı araştırılmalıdır. Böyle bir sorun saptanmamışsa o zaman bacakların ve ayağın dinlenmesi önem taşıyacaktır. Bu durumda ayak göğüs düzeyinin biraz yukarısında olacak şekilde ayak kaldırılarak “istirahat” edilmelidir.
    Ayrıca yapabiliyorsa kişi kendisi, yapamıyorsa bir yakınının yardımıyla uçlardan yukarıya doğru, çok zorlamadan “günlük masaj” uygulaması yararlı olabilir.
    Eğer “toplar” damarlar, özellikle dışardan görünecek kadar fazla kalınlaşmış, bir takım büklümler oluşmuşsa, bir ayak merkezine başvurulmalı veya bir damar doktoru tarafından değerlendirilmeli ve onun önerilerine uygun davranılmalıdır.
    Yürüme: Koşullar her uygun olduğunda “çıplak” ayakla dolaşılmalıdır. Yaşam alanında çıplak ayakla gezilen yerlerin temizliği de en az ayakların temizliği kadar önemlidir. Bu zeminler mutlaka kuru tutulmalıdır. Ancak yeterince temiz olduğundan emin olunamayan, herkese açık alanlarda çıplak ayakla yürümekten kaçınmalıdır.
    Ayak sorunlarının azaltılmasında sanıldığının tersine yürümenin çok önemli rolü vardır. Aşırı zorlanmadan, düzgün ve sürekli yürüme ayağın kendisini yenilemesini sağlayan en önemli dürtülerden birisini yaratır. Herkes, yürüme için kendisine zaman ayırmalı ve yürümelidir.
    Tırnaklar: Tırnakların da temizliği ve bakımı çok önemlidir. Tırnaklar, düzenli aralıklarla, genellikle ayak yıkandıktan veya banyodan sonra ucu kısa ve düz olacak şekilde kesilmelidir.
    Tırnakların, tırnak yatağına temas eden kenar bölümleri yuvarlak kesilmeli ve sivrilikleri törpülenmelidir. Tırnağın yan taraflarındaki sivri kenarları tırnak yatağının en az 1–2 mm. daha ilerde olacak şekilde kesilmelidir.
    Tırnaklar kesilirken tırnak yatağına ve komşu deri bölümlerine hasar vermemeye çalışılmalıdır. Tırnağın dip kısmında, tırnak yatağının kenarını kapatan bölümün (tırnak eti=kütikül), estetik amaçlarla da olsa, törpü ya da başka bir şeyle kesilmemelidir.
    “Pedikür” yaptırma alışkanlıkları olan kişiler olanaklı ise kendi aletlerini yanlarında götürerek bunların kullanılmasını sağlamalıdırlar.

    Ayak giysileri: Öncelikle ayağa giyilen her şeyin ayakla uyumlu olmasına, rahat olmasına ve ayağa yönelik olumsuz etkide bulunmamasına dikkat edilmelidir.
    Ayak uzun süre kapalı ayakkabı içinde kalacaksa mutlaka uygun çorap giyilmelidir. Çorap ayağın terini çekecek ve ayağın havalanmasına izin verecek nitelikte olmalıdır. Sık değiştirilmeli ve iyi yıkandıktan ve kurutulduktan sonra giyilmelidir. Her zaman temiz çoraplar giyilmelidir.
    Yalnız dışarıda kullanılanların değil, ev ortamında giyilen, çorap, terlik veya ayakkabıların da temizliği önemlidir. Onlar da olabildiğince en iyi şekilde temiz tutulmalı ve havalandırılmalıdır.
    Kullanılan ayakkabıların uygunluğu, rahatlığı ve gündelik bakımı da en az ayağın bakımı kadar önemlidir. Ayakkabıların ayağa uygun olması, estetik özellikler kadar öncelikli olmalıdır. Ayakkabı büyük veya küçük olmamalıdır.
    Çok uzun zaman yürüdükten sonra ayakkabı alınmamalıdır. Alındıysa bile hemen giyilmemeli, aynı ayakkabı bir de ev içinde o günün ertesinde sabah kalkınca yeniden denenmelidir. Eğer o zaman da herhangi bir yakınma yoksa o ayakkabı kullanılmalıdır.
    Ayakkabılar her kullanımdan sonra havalandırılmalı ve temizlenmelidir. Bez ya da lastik ayakkabılar yıkanmalı, yıkanamayanlar ise dikkatlice silinerek temizlenmelidir.
    Ayakkabının dışına ve görüntüsüne gösterilen özen kadar içine ve tabanına da özen gösterilmeli, ayak gibi ayakkabılara da bakılmalıdır.
    Gün boyu uzun süre giyilmiş ayakkabılar havalanıp temizlenmeden yeniden giyilmemelidir. Özellikle ayağında herhangi bir sorunu olan kişiler bu konuda özenli olmalıdırlar.
    SIK RASTLANAN AYAK SORUNLARI
    Ayaklarımız da geçen yıllara, yapılan aktivitelere ve zamanla ortaya çıkan hastalıklara bağlı olarak yapısal olarak değişime uğrar, rahatsızlanır ve şekilsel bozukluklar gelişir. Bu bölümde en sık görülen ayak problemlerine değinilecek ve bu problemlerin tedavisine ilişkin önerilerde bulunulacaktır.

    Plantar fasitis ve Topuk Dikeni
    Plantar fasitis topuk ağrısının en sık nedenlerindendir. Ayak tabanındaki, topuğu parmaklara birleştiren, kuvvetli zarın, yani plantar fasyanın gerginleşmesi, sertleşmesi ve iltihaplanması ile ortaya çıkar. Bu zarın görevi, ayak kavisinin elastikiyetini sağlamaktır.

    Plantar fasitis nedenleri
    • Sürekli sert zeminlerde yürümek
    • Uygun olmayan ayakkabılar kullanmak
    • Normal dışı yürüme biçimi, düzgün olmayan zeminlerde yürümek
    • Çok uzun koşu ve spor aktiviteleri
    • Ayakta kalmayı ve çok yürümeyi gerektiren meslekler
    • Gebelik
    • Ayak kavsinin düz ya da yüksek olması
    • İleri yaş
    • Aşırı kilo ve uzun süreli yüksek topuklu ayakkabı giymek.
    Sonuçta, topuk altında önceleri hafif, ancak sonra artan ve özellikle sabah ilk basışta batıcı ya da yanma tarzında ağrı ortaya çıkar. Topuk merkezine basma ve ayak bileğinin geriye zorlu hareketi ağrıyı arttırır. İlerlemesi durumunda topuk dikeni olarak adlandırılan, topuk kemiğine yapıştığı yerde zarın kemikleşmesi ile sonuçlanır. Röntgende topuk dikeni kolaylıkla tanınır.
    Tedavisinde; uygun tabanlık ile koruma, fizik tedavi ve rehabilitasyon yöntemleri, ayak egzsersizleri kullanılır.Topuk dikeni gelişiminde hassas bölgeye kortizon enjeksiyonu veya ultrason dalgaları ile kırma yöntemi uygulanır ve nadiren operasyon gerekebilir.
    Halluks Valgus
    Halluks valgus, başparmağın kökündeki eklemin dışa doğru açılanması ve başparmağın diğer parmaklara dönerek, çıkıntılı görüntüye sahip olması durumudur.Eğri başparmak komşu ikiparmakları da etkileyerek yakınmalara yol açar. Bu eklemde osteoartrit sonrası halluks rigidus adı verilen kalıcı eklem sertliği ortaya çıkar.

    Başlangıçta ağrılı olmasa da, eklemdeki şekil bozukluğu ve hasar ilerledikçe ağrı ortaya çıkar. Ağrı ayakkabının basısından ya da eklemdeki hasar ve bozulmadan oluşur. Başparmağın hareketleri ağrılı ve kısıtlıdır. Eklem çıkıntısı üzerinde deri kalınlaşması ve nasır oluşabilir. Başparmağın diğer parmaklara bası yapmasından dolayı, diğer parmaklarda da nasır veya batık tırnak gelişebilir.
    Halluks valgus, yürüme biçimimizin giydiğimiz ayakkabı türü ve genetik ayak yapımızla birleştiğinde bozulmasıyla ortaya çıkar. Aile içinde varlığı, sonraki nesillerde de görülme sıklığını artırır. Ayak kaslarının bir kısmı kuvvetsiz ise, yürüme sırasında eklem stabilitesi korunamaz.
    Ayak sakatlanmaları ve kas-sinir sistemi hastalıkları da halluks valgus gelişimine zemin hazırlar. Taban düzlüğü olanlar ve bale gibi eklemi zorlayan aktiviteler de hızlandırıcı etki gösterir.
    Halluks valgus neredeyse her zaman ilerler. İlerleme hızı, ayaktaki kasların işlevlerine ve ayakkabı özelliklerine bağlıdır. Tedavinin ilk amacı, eklem üzerindeki basıyı azaltmaktır.
    Tedavi ve önlem için basıyı alan bazı materyaller kullanarak eklemi rahatlatmak gerekir. Genellikle çıkıntılı kemik bölgesini destekleyen yumuşak silikon destekler, özel dizayn edilmiş hafif düzeltme yönünde yardımcı olan gece atelleri kullanılması ağrıyı azaltır ve ilerlemeyi engelleyebilir. Eklem kaynaklı ağrıyı azaltmakta fizik tedavi yöntemleri ve egzersizler etkili olup düzenli yapılması tavsiye edilir. Deri kalınlaşmaları ve nasırlar tedavi edilmelidir. Başparmağı rahatlatacak en uygun ayakkabı giyilmeli ve taban düzleşmesi veya taban kavsinin artması gibi birlikte seyreden diğer ayak sorunlarının varlığında kişiye özel uygun tabanlıklar kullanılmalıdır.
    Bu tedaviler yeterli olmadığı takdirde, ağrı ve hareket problemi için ameliyat gerekebilir.Halluks valgus ameliyatlarının başarısız kalmasının nedeni başparmak kök ekleminde osteoartritin varolmasıdır. Saf halluks valgusda sonuçlar daha yüz güldürücüdür.
    Metatarsalji
    Metatarsalji, ayak parmak kemikleri kök kısmında ve ön ayakta ağrı olması durumudur. Bu bölgedeki parmak eklemlerinin hastalığı veya parmak arası sinirlerin travması nedeniyle ortaya çıkar. Bu duruma şişmanlık, diyabet, yüksek taban kavsi, parmak arasında sinir sıkışmasına bağlı nöroma (Morton Nöroma) neden olabilir.

    Metatarsalji problemi olan hastalar ayakta durur veya yürürken ayakkabılarının içinde taş parçası veya sertlik varmış hissi tanımlar.Sert zeminde yalınayak yürüyünce şikayet belirginleşir.Yumuşak tabanlı ayakkabılarda rahat ederler. Sürekli bu eklemlere olan aşırı bası nedeniyle ayaktabanlarında nasır gelişir.
    Eklem kaynaklı ağrılar, orta yaş üzerinde sık görülen osteoartrit veya romatoid artrit gibi hastalıklarda sıktır. Bazı nörolojik hastalıklarda, inme geçirenlerde meydana gelen yürüme problemleri parmak eklemlerinin erken bozulmasının nedenidir. Eklemdeki bozulma zamanla ön ayağın hareket kısıtlılığına neden olur.
    İyi bir ayak muayenesi ve ayak grafisi ile tanı konulur.Diğer nedenlere bağlı sorunları ortaya koymak için nadiren ileri radyolojik tetkikler gerekir.
    Nöroma nedenli metatarsaljide zedelenen sinir önayak üst kısmında ve sıklıkla 2. ve 3. parmaklar arasında ağrı ve uyuşma vardır.Dar burunlu ayakkabı giyince şikayetler artar. Uzun süren önayak ağrısı için mutlaka ortopedi veya fizik tedavi uzmanına başvurulmalı ve uygun tedavinin geçikmeksizin başlanması sağlanmalıdır. Yine uygun ayakkabı kullanılması, kilo verilmesi ve bu bölgenin özel tabanlıklarla desteklenmesi de sonuç verebilir.
    Metatarsaljinin bir diğer nedeni de yürüyüş kaynaklı ortaya çıkan kırıklardır.Aşırı yürüme veya koşma, osteoporozlu hastalarda ani önayak ağrısı ve hafif kızarma ve ısı artışı ile kendini gösterir. Üzerine basmakla ağrı şiddetlidir. Bu şikayette hekime başvurulmalı, tanı konulduktan sonra gerekli tedavi programı hemen başlatılmalıdır. İyileşme için hareketler azaltılmalı ve spor yapılmamalıdır.
    Diyabette Ayak
    Diyabet hastalığı farklı mekanizmalarla ayakları da etkiler. Şeker öncelikle bacağa kan götüren ve getiren damarların yapısını bozar. Bu da dokularda beslenme bozukluğundan dolayı, kasların zayıflaması eklemlerde şekil bozukluğuna sebep olur. Beslenme yetersizliği ayrıca, enfeksiyonların iyileşmesini de geciktirir, deri bütünlüğü bozulur ve yara oluşur. Ardından sinirleri değişik biçimlerde harap ederek işlevlerini bozar. Zamanında tedavi edilmeyen bu sorunlar büyür ve ayak parmaklarının ve ayağın tümünün kaybına neden olabilir.

    Diyabetli hastanın, kan şekerinin normal sınırda tutulmasına ve ayak bakımına özen göstermesi çok önemlidir. Ayaktaki renk değişiklikleri, soğukluk veya his kaybı,deri ve tırnak yapısındaki farklılaşmalar mutlaka kontrol edilmeli ve her türlü olumsuzlukta hekime başvurulmalıdır.Riski yüksek hastaların Pedobarografi cihazıyla ayak taban basıncının ölçümü ve basıncı artan bölgelerin takibi ve tabanlıklarla desteklenmesi riskin azaltılmasında büyük önem taşır.
    Herhangi bir bulgu veya yakınma olmasa da ayağa yine de gündelik bakım uygulanmalıdır. Yani ayaklar her gün ılık su ve sabunla yıkanmalı, özellikle parmak araları olmak üzere, tam olarak kurulanmalı, gereken yerlere nemlendirici uygulanmalı veya hafif yağlı kremlerle yağlanmalıdır.
    Diyabetli hastalar giydikleri çorapların pamuklu olmasına, lastiksiz olmasına ve fazla sıkı veya gevşek olmamasına dikkat etmelidir. En önemlisi ise ayakkabı seçimidir. Ayakkabı tam ayağa göre, üst kısmı yumuşak deri veya hava alabilen özel malzemeden üretilmiş, iç kısmı dikişsiz olmalıdır.
    Kilo verilmesi, egzersiz yapılması, uzun süre sabit ayakta durmaktan kaçınmak, sigara ve alkol kullanılmaması önemlidir.
    Her diyabetli hasta kendisini tedavi eden dâhiliye uzmanıyla işbirliği halinde çalışan bir ayak bakım merkezi ve dermatoloji uzmanının kontrolü altında olmalıdır.

  6. 8 kişi almanyadancı üyemize teşekkür etti:

    CoAx3R (08-26-2009),isveçden (05-26-2009),jupiter (09-25-2009),ozkan07 (05-25-2009),proxy (09-10-2009),Sakic (05-25-2009),Terelelli (05-25-2009)

  7. #4
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart

    BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ ?
    • Yemeğe tuz ile başlanırsa beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşturduğunu ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önlediğini…
    • Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde, su ile doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağırsaklara kaçmasını önleyeceğini ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek çok fazla yemeden kalkılacağını…
    • Yemek yerken yemeğin ortasında su içildiğinde içilen suyun yenilen gıdaların sindirilmesine, gerekli vitaminlerin emilmesine katkıda bulunduğunu ve midede doygunluk hissi vere rek az yemeye vesile olduğunu…

    • Oturularak ve en az 3 yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla duraksadığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp anti bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak ağız ve diş sağlığına katkıda bulunduğunu..

    • Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden olarak, kalbi yormadan dinlenmiş bir vaziyette kalkılabileceğini…
    • Tuvalete girerken sol ayakla ilk adım atıldığında kaygan olan zeminde ayağın kayması durumunda sola göre daha güçlü olan sağ ayağın düşmeyi engelleyerek vücudu dengelediğini..
    • Banyo yaptıktan sonra ayaklara soğuk su dökmenin kan dolaşımını hızlandırıp sıcak sudan dolayı genleşmiş olan damarların içindeki kanın aktivasyonunu artırarak tansiyon düşüklüğünü önlediğini ve savunma mekanizmasını güçlendirdiğini…
    • Kesintisiz uyunan uzun gece uykularının, damarlarda vazodilatasyona neden olduğunu, uyku ortalarında kalkıp el yüz yıkamak (ör: abdest almak) az yorucu egzersizler yapmanın (ör: teheccüd namazı) vazodilatasyonu engellediğini ve daha zinde kalkılabileceğini…

    Bütün bunların, 1400 sene evvel Peygamberimiz (sav) in yaptığı ve ümmeti için de tavsiye ettiği sünnet-i seniyyeler olduğunu...
    BİLİYOR MUYDUNUZ ?

  8. 8 kişi almanyadancı üyemize teşekkür etti:

    CoAx3R (08-26-2009),esnaf_SPOR (11-23-2009),jupiter (09-25-2009),oRacLe (05-26-2009),proxy (09-10-2009),Sakic (05-26-2009),Terelelli (06-15-2009)

  9. #5
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart

    HAYVANLARDAN GELEN ŞİFA

    Sağlıklı yaşam reçeteleri adı altında hayatımıza otlardan sonra hayvanlar da girdi. Karınca yumurtası yağından salyangoz salgısına, yılan yağından köpek balığı kıkırdağına kadar pekçok hayvansal ürün hastalıkların tedavisinde ve kozmetik sektöründe kullanılıyor.

    İşte size fitoterapist Dr. Elif Güveloğlu’ndan şifa kaynağı hayvansal ürünler.
    Doğal beslenme ve doğal tedavi adına neredeyse yapmadığımız şey kalmayacak. Önce otlar girdi hayatımıza ardından da hayvanlar. Evet sadece bitkisel ürünler değil hayvansal ürünler de doğal tedavi yöntemleriyle baş başa. Otlarla hayatımıza giren sağlık reçeteleri hayvanlarla da devam ediyor.
    Karınca yumurtası yağı, köpekbalığı kıkırdağı, salyangoz salgısı... Daha neler neler. Yıllardır hep arı sütü, bal ve balığın yararlarını konuşup durduk. Ardından sülük ve yosun tedavileri girdi hayatımıza. Şimdilerde ise isimler çok daha farklı; karınca yumurtası yağı, yılan yağı, köpekbalığı kıkırdağı, köpekbalığı karaciğer yağı, somon balığı yağı, salyangoz kremi, havyar kremi, sülük, deve sütü vs…
    Bunların çoğu bilimsel olarak da kanıtlanmış durumda ve çoğu kozmetik sektörünü neredeyse ayakta tutan ürünler. Aslında bu ürünlerin çoğu eski çağlardan beri tedavi maksatlı kullanılmakta. Kirpi eti (hemoroit) ve kaplumbağa kanının (kanser) da bazı hastalara iyi geldiği kulaktan dolma bilgilerle duyuluyor; ama tıp bunu henüz doğrulamadı.
    Şimdi şu bildiğimiz at karıncasının yumurtasının yağının ta Osmanlı zamanından günümüze kadar gelen bir sır olarak anlatılacağı ve haremdeki cariyelerin tüylerinin çıkmaması için kullandığı nereden aklımıza gelecekti ki. Yılan yağının saç dökülmesini durdurması ve saç çıkarmasına ne demeli peki?
    Üstelik bizim bakmaktan bile korktuğumuz köpekbalığının kıkırdağının kanser hastalığının tedavisinde bile kullanıldığını biliyor muydunuz? Yeryüzünde kabuğunu yenileyebilen tek hayvan özelliğini taşıyan salyangozun salgısının hemen her cilt hastalığını iyileştirici özellikte oluşu şaşırtıcı değil mi?
    Peki anne sütüne en yakın süt olarak bilinen eşek sütünün eski zamanlarda hasta çocuklara ve veremli hastalara şifa olarak içirildiğini hiç duydunuz mu? Deve sütü de vitamin ve protein deposu olarak biliniyor. Zira deve sütü inek sütünden üç kat daha fazla C vitamini ve 10 kat fazla demir içerir, B vitamini ve magnezyum açısından da son derece zengin.
    Üstelik uzmanlar, ilerleyen yıllarda eşek sütü ticaretinde ciddi bir pazar oluşacağını düşünüyor. Artık bu eski buluşlar gün yüzüne çıkınca tavuk (yumurta) ve ineğin (süt) pabucu dama atılacak. Ülkemizde otlarla ilgili çalışmalar yapan fitoterapistler hayvanlarla ilgili ürünler üzerinde de çalışıyor.
    Onların anlatımlarına göre hayvanlar üzerinde de otlar kadar çok çalışma ve araştırma yapılsa daha birçok hayvanın şifalı yönleri ortaya çıkabilir. Yani bu konuda büyük bir bilimsel açık bulunuyor. Mesela karınca yumurtası yağı İran’daki karınca çiftliklerinden getirtiliyor, ama belki ülkemizde de bu yönde çalışmalar yapılsa burada da üretilecek.

    KARINCA YUMURTASI YAĞI: İran kökenlidir. Osmanlı döneminde harem cariyelerince ve Uzakdoğu kadınlarınca yaygın olarak kullanılmıştır. Vücut tüylerini azaltmakta kullanılır, tüyler alındıktan sonra uygulanmaktadır.
    DEVE SÜTÜ: Mısır kraliçesi Kleopatra'nın her gün deve sütü ile yıkandığı efsanesini hemen herkes duymuştur. Moritanyalı hanımlar da geleneksel olarak cilt güzellikleri için deve sütü içerler. Geleneksel tıpta yüzyıllardır diyabet tedavisinde kullanılmıştır. Afrika'da AİDS'li hastalara içirilir.

    KÖPEKBALIĞI KARACİĞER YAĞI: Bağışıklık sistemini güçlendirir. İçinde bulunan squalene maddesi, tümör gelişimini ve büyümesini engeller. Bakteri, virüs ve kanser hücrelerini yok eden akyuvar türünün sayısını artırır, dolayısıyla kemoterapi alan kanser hastalarına destek tedavisi olarak önerilir.
    KÖPEKBALIĞI KIKIRDAĞI: Köpekbalıklarının kıkırdaklarından kurutma ve dondurma yöntemiyle elde edilir. Yüksek oranda protein, kalsiyum, sodyum, fosfor ve kondroitin sülfat denilen en önemli kıkırdak bileşenini içerir. Birçok eklem hastalığında, eklem romatizmasında, osteoporozda etkilidir. Yaraları iyileştirir. Egzema ve sedefe iyi gelir.
    YILAN YAĞI: Geleneksel Çin tıbbı ilaçlarındandır. Yılanlardan elde edilir. Anti-enflamatuar ve ağrı giderici etkileri vardır. En sık kullanım alanı Romatoid Artrit, eklem romatizması gibi eklem rahatsızlıklarıdır. Saç dökülmelerinde ve saçkıranda tarih boyunca kullanılmışlığı vardır. Saç diplerinde uyarıcı ve kan dolaşımını artırıcı etkisiyle fayda sağlar ve saç dökülmesini önleyip, dökülenlerin yerine yenisini çıkarır..
    SALYANGOZ SALGISI KREMİ: Kendine has salgısı ile boyundan büyük işler yapar. Bu salgıların hücre yenileyici özelliği bulunmakta. Ayrıca bu salgılar ölü cildin atılmasına yardımcı olur. Bazı önemli antioksidan maddeleri de bünyesinde barındırır. Cilt yaşlanmasını geciktirici etkileri vardır.
    DEVE KUŞU YAĞI : Eklem ve romatizmal ağrılarda etkilidir. Dizlerdeki, bileklerdeki ve omuzlardaki ağrılar için kullanılır. Yataktan kalktıktan sonraki ağrılarda da kullanılır. Amerikan NBA Basketbol Liginin resmi ağrı kesicisidir.

    ARI SÜTÜ: Parkinson ve Alzheimer hastalıklarının ilerlemesini geciktirici etkileri mevcut. Yaşlanmayı geciktirir, bağışıklık sistemini güçlendirir, mikrobik hastalıklardan korur. Yara, yanık ve kırık iyileşmesini hızlandırır. Hücre yenilenmesini hızlandırır. Kronik yorgunluk sendromu ve strese karşı mücadelede çok önemlidir.
    SÜLÜK TEDAVİSİ (HİRUDOTERAPİ): Babilli ve Mısırlı hekimler, ünlü hekimlerden Galen ve İbni Sina’nın da sülük tedavisi uyguladığına dair yazıtlar vardır. Almanya’da birçok hirudoterapi kliniği mevcuttur. Sülükler, ağrı kesici ve kuvvetli antioksidan içeren maddeler salgılarlar. Varis, hemoroid, damar tıkanıklıkları, eklem ve cilt hastalıklarında kullanılır.

  10. 6 kişi almanyadancı üyemize teşekkür etti:

    CoAx3R (08-26-2009),jupiter (09-25-2009),ozkan07 (08-26-2009),proxy (09-10-2009),Sakic (06-13-2009),Terelelli (06-15-2009)

  11. #6
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart

    POLEN NEDİR :
    Bitkiler, bilindiği gibi yeterince hareket edip, yer değiştiremeyen canlılardır. Bitkilerin büyük çoğunluğu nesillerini devam ettirebilmek için tohum yaparlar. Tohumlar toprağa düşüp veya dikilip aynı cins bitki olarak yeniden doğarlar. Tohumdan hemen önce açan çiçeklerin ortasındaki erkek üreme organlarının başcık kısmında, çiçeğin genel görünüşünden ayrı ancak bitkinin tüm kalıtsal özelliklerini taşıyan toz şeklinde hücreler kümesi vardır. Bitki cinsine göre, bu erkek üreme hücresi tozcuklar, ya aynı çiçeğin içine veya başka bir yerdeki aynı cins çiçeğin içine rüzgar sinek, böcek, karınca, kelebek, arı veya insan eli gibi vasıtalarla girerek çiçeğin dişi organında döllenmeyi sağlayarak cinslerinin devamını da sağlamış olurlar. Polen işte bu çiçek üreme hücreleridir. Bitkilerin çiçek dönemleri bitince polenler de kaybolurlar.

    POLENİN FAYDALARI
    1- Polen bütün vitaminleri taşımaktadır
    2- Yara ve yanıkların iyileşmesinde hızlanma sağlar.
    3- Zekayı çalıştırır, kemik ve kas kuvvetsizliklerini giderir
    4- Şeker hastalığına faydalıdır.
    5- Beyin , prostat, karaciğer, solunum yolu iltihapları ve damar sertliğini giderir.
    6- Bağırsak çalıştırıcıdır.İç zehirlenmeleri önleyicidir
    7- Aşırı yorgunluk, zayıflık, kansızlık,yavaş gelişme ve erken ihtiyarlamadan korur.
    8- Beyin yorgunluğunu ve düşünsel bunalıma iyi gelir.
    9- Sinir dengesini korur.
    10-Sakinleştirici ve dinçleştiricidir.
    11-Moral ve ruh sağlığına yararlıdır.
    12-Beyin ve kas gücünü artırır.
    13-Yüksek tansiyona ve kolesterol yüksekliğine kuruyucu ve iyileştirici etki yapar.
    14-Kalbin kroner damarlarının tıkanmamasında faydalıdır.
    15-Mide yaralarının iyileşmesinde fayda sağlar.
    16-Şişmanlık ve zayıflıkta etkilidir.
    17-Görme yeteneğini arttırır.
    18-Saçın gelişmesinde önemli rol oynar.Saç sayısını arttırır ve saç dökülmesini önler.
    19-Güzellik kremi olarak da kullanılır.
    20-Üstün kan yapıcı özelliği vardır.Kanı temizler,kanı filtre eder,alyuvar sayısını %30 oranında arttırır.
    21-Hücre tazeleyicidir.
    22-Balgam söktürücü, mikrop öldürücü, çabuk iyileştirici etkiye sahiptir.
    23-Kas gücünü arttırır.Zayıflama esnasında hissedilen halsizliği giderir.
    24-Enerji üreten, dinçlik kazandıran polen, bilhassa ileri yaşlarda çok faydalıdır
    25-Cinsel gücü artırır.
    26-Polenle beslenen annenin, bebeğine verdiği anne sütü daha uzun sürer. Böylece hem bebeğin gelişme bozukluğu önlenir hem de bebeğin kabızlığı önlenir, gazı giderir ve hastalık kapmamasına yardımcı olur.

    POLEN'DE BULUNAN VİTAMİN VE MİNERALLER NELERDİR :

    Polende tam 22 çeşit aminoasit, 27 çeşit madensel tuz, doğal hormon, enzim, coenzim, pigment, karbonhidrat ve ferment vardır.
    Polende bulunan başlıca asitler pantothenic, linoleik, ascorbik ve araohidonik'dir. Demir, bakır, kalsiyum, sodyum, magnezyum, silisyum ise varlığı polende tespit edilen elementlerden bazılarıdır. Polende bulunan iz elementler alüminyum, nikel, titaniyum ve çinkodur.
    Dünyaca tanınmış bir araştırma örgütü CNRS Araştırma Örgütü'nün; Araştırma Uzmanlarından Armond PONS; kitabında polenin bütün vitaminleri taşığıdığını açıklamıştır.
    Polende bulunan vitaminler A, B1, B2, B3, B4, B5, B6, B7, B8, B9, B12, C, D, E, H, P, PP'dir.
    Polende yüksek oranda rutin vardır (rutin kılcal damarları etkiler, aynı zamanda kalp kasının çalışmasını güçlendirir).
    Chauvin ve Lenormand'ın araştırmalarıyla polenin antibiotikler içerdiği kanıtlanmıştır. Grecean ve Enciu'nin bu konuda yaptığı çalışmalar sonunda polenin Staphylococcus, Salmonella, Ecoli ve Bacillus anthracis'e karşı etkili olduğu ve bunların üremelerini engellediği tespit edilmiştir.
    Polende insan yaşamının ihtiyacı için her şey mevcuttur. Bulundurduğu (oglio-elementler) madenler, aminoasitler ve en son olarak zengin çeşitli vitaminler yanında; protein, yağ, şeker, madeni gıda, hormon, büyütücü faktör, pigment; beyin ve vücutça yorgun insanların tüm ihtiyacını karşılar. Anemi (kansızlık) hastalarında, bir ay süre ile her gün bir kahve kaşığı polen yedirilen bünyelerdeki alyuvarların; milimetre küpte 500.000 arttığını göstermiştir
    1 Gram Polendeki 8 mg B1 vitaminini şu besinler sağlar 70 gram Bira mayası, 3 kg. Karaciğer, 8 tam kepekli ekmek, 20 kg. elma veya domates
    1 Gram Polendeki 5 mg B2 vitaminini şu besinler sağlar50 gram Bira mayası, 6 kg. portakal, 12 kg. domates, 16 kg. elma 74 adet beyaz ekmek
    1 Gram Polendeki 27 mg B5 vitaminini şu besinler sağlar35 gram Bira mayası, 13 kg. sığır eti, 25 kg. kabuklu buğday, 95 lt süt


    DÜNYA BİLİMADAMLARINA GÖRE POLEN VE FAYDALARI :

    "Geleneksel tıbbi tedaviler gören MİDE ÜLSER'li hastaların %29'u iyileşebilirken, Polen yedirilerek tedavi edilmiş MİDE ÜLSER'lilerin %59.2'sin de Mide yaralarının iyileştiği denenerek kanıtlanmıştır."
    Kaynak:Rusya Irkomtsk Tedavi Kliniği
    "Günde 2 gram Polen yiyen hastalardaki YARA VE YANIKLAR'ın iyileşmesinde %30 hızlanış ve artış olmuştur."
    Kaynak:ABD Wagne Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Prof.Dr.N.S.Gimbal

    "Polen, hayatın sırrı olan RNA ve DNA doludur. Uzun zamanlı hafıza, kromozonların yapısına giren RNA' ya bağlıdır. RNA'sız beyin taşıyan insan, kendi adını bile hatırlayamaz. Polen ZEKA'yıda arttırmaktadır.
    Vikingler gözlemsel olarak farkettikleri poleni, "mabud yemeği " olarak savaşlara giderken yerler ve ortalama 100 yıl yaşarlardır.
    'Ensafalit' (Beyin iltihabı)'na yakalanan Danimarka'lı Jyte Elmgaad'a doktorları dört ay ömrü kaldığını açıkladılar. Kısa zamanda duyu özelliklerini kaybeden genç kadın, sağır, dilsiz ve kör olur. Bunun üzerine, Polen özü enjeksiyonları yapılır. Sonuç hayret vericidir. Hasta mucize şekilde ölümden kurtulur ve eski sağlığını kazanır.

    BEYİN, PROSTAT, KARACİĞER, SOLUNUM YOLU İLTİHAPLARI VE DAMAR SERTLİĞİ'inde sonucu şaşkınlık veren tıbbi kürler devam etmektedir."
    Kaynak:ABD / Call Enterprise -Jim Kenner
    "Bizler bilim adamları henüz polenin nasıl olup da hastalıkları iyi ettiğini bilmiyoruz. (1969'da polenin bileşimi henüz tam bilinemiyordu). Fakat, çeşitli antibiyotik ilaçlarla tedavi edildiği halde iyi olmayan pek çok hastam, gözlerimin önünde iyi olmuşlardır. Bir çok SOLUNUM HASTALIKLARI'nın da polenle tedavi edildiğini ve hastaların gerçekten hastalığı ve nekahat süresini süratle atlattıklarını müşahade ettik. Söylenecek tek şey yok. İnsanlık demek ki burnunun dibinde bulunan bu "Harika İlacı" şimdiye kadar hiç farketmeden yaşamış"
    Kaynak:İsveç Upsala Üniversitesi - Eric Ask Umparc
    "Polen, harika besinlerin en üstünüdür. Kimyasal analizler polende tüm vitaminler, proteinler, yağ, şeker, mineral, hormon, büyütücü faktör, pigment vs. bulunduğunu gösteriyor. Bu canlı dengeli besin beyni ve vücudu yorgun ve uyuşuk insanlara bir kaç günde canlılık ve yaşama neşesi veriyor. Büyüme faktörleriyle cılız ve durgun çocukların hızlı gelişmesini sağlıyor. Kansızlarda, bir ay süreyle her gün bir kahve kaşığı polen yedikten sonra yapılan laboratuvar denemeleri, kırmızı küreciklerin, milimetre küpte 500.000 arttığını gösteriyor.
    Hafif laktasif, yani BARSAK ÇALIŞTIRICI'dır. İÇ ZEHİRLENMELER'i önleyicidir. Sabah ve öğle, vitamin almak için polen yiyiniz. Ilık süt, bal veya suya karıştırılır. Veya doğrudan yenilir. AŞIRI YORGUNLUK, ZAYIFLIK, HASTALIK, KANSIZLIK, YAVAŞ GELİŞME gibi durumlarda doz arttırılmalıdır. Hiç bir yan etkisi tespit edilmemiştir.
    Son araştırmalar ERKEN İHTİYARLAMA'dan koruduğunu gösteriyor. Siz, 60 yaşından sonra 40 yıl daha dinç yaşamak istiyorsanız Poleni hemen her gün yiyiniz."
    Kaynak : Pour vivre cink fois vingt ans ( 100 Yıl dinç yaşamak )
    Yazar : Fransız Tıp Profesörü Dr.Robert Tocquet (5 ayrı dilde 26 tıbbi kitap ve ansiklopedi yazan Bilimadamı)
    "Değişik laboratuvarlarda özellikle Rusya vitaminler Enstitü'sünde birçok kez yapılan analizlere göre Polen, vitamin ve ferment gibi canlı cevherlerden yana çok zengindir. Prof.Joiriche, Dr.Chauvin ve Alain Caillas'ın yaptıkları Polen analizleri gözönüne alınırsa, en başta SİNİR DENGESİ'ni korumaya yaradığı anlaşılır. BEYİN YORGUNLUĞU ve DÜŞÜNSEL BUNALIM sonucu ortaya çıkan, zayıf sinirli, gücü tükenmiş ve uyuşuk insanlar, günde yedikleri iki kaşık polenle gerçek bir sağlık verici, sakinleştirici ve dinçleştirici ilaç bulabiliyorlar.
    ŞİŞMANLIK ve ZAYIFLIK, SÜRGÜN ve PEKLİK gibi karşıt durumlarda dengeye getirici, SAĞLIK KAZANDIRICI bir etki yapar. SALGI BEZLERİ'ni, HORMONAL SİSTEMİ uyarır. KOLİT, İNCE BAĞIRSAK İLTİHABI VE BARSAK KOKUŞMASI'nda faydalıdır. Özellikle KOLİBASİLLERE, MİKROPLARA, öldürücü ve üremeyi önleyici etkisi denenmiştir."
    Kaynak : Le miel et pollen ( Bal ve Polen )
    Yazar : Fransız Dr.Raymond Dextreit (Sağlık ve beslenme konularında 30'dan fazla kitap yazarı)
    "Polenin iştahsızlık ve BAĞIRSAK TEMBELLİĞİ'ne faydaları bütün kullananlarla iyi bilinir. Polen ayrıca, MORAL ve RUH SAĞLIĞI'na yararlıdır. Bunları yitirenlere güven verir. Etkisi kısa süren "doping" ilaçlardan değildir. Vücuda tam bir kalıcı sağlık kazandırır. YORGUNLUĞU AZALTIR ve sürekli etkisiyle BEYİN ve KAS GÜCÜ sağlar.

    Sayısız ŞEKER HASTASI polen kürü yapıyor. Örneğin, Lyon'dan Bayan B. son devrede ileri bir şeker hastası (diabetik) idi. İdrarının litresinde 48 gram şeker ölçüldü. Çeşitli ilaçlar kullanmasına rağmen iyileşme ümidini yitiriyordu. Günde 3 gram polen yiyerek 15 günlük kür yaptı. İlk kürün sonunda idrardan dışarı atılan şeker %87 düştü. Yenilenen kürler sonunda şeker, litrede 1 grama indi ve kol, bacak ve bel ÖDEM'leri (ŞİŞLİKLER) ile, Anjindö Puatrini (KALP YETMEZLİĞİ) daha iyi olduğu görüldü."
    Fransa Tarım Akademisi - Dr. Alain Caillas ( Polen araştırmaları ile ödül kazanmış )
    "BEYİN YORGUNLUĞU ve AŞIRI SİNİRLİLİĞİN çok görüldüğü entellektüel hastalarda, miyokard enfaktüsü ve kalbin KRONER DAMARLARININ TIKANMASI'nda polen sayesinde şaşırtıcı iyileşmeler görülüyor."
    Dr.Mauntzune
    "Polen YÜKSEK TANSİYON'a, DAMAR TIKANIKLIĞI'na, KOLESTEROL YÜKSEKLİĞİ'ne, KRONER TROMBAZ ve FELÇ'lere karşı koruyucu ve iyileştirici etki yapıyor."
    Dr. Nemarov - Dr. Egerov - Dr. Mistchenko - Dr. Kodiser
    Rus Bilimler Akademisi
    "Polenin PROSTAT hastalıklarına da şaşırtıcı etkisi vardır. Prostat büyümesindeyse, ballı polen kürüyle yapılan denemeler, aralıklı gelen ve uzun süren hafif ağrıların yok olduğunu ve idrara çıkma sayısının azaldığını gösterdi. Polen yaşlı hastaları bazı durumlarda ameliyattan kurtarıyor."
    İsveç Upsala Üniversitesi Kliniği - Prof. Eric Ask Upmarc
    İsveç Lund Üniversitesi Cerrahi Kliniği Üroloji Bölümü - Dr. Gasto Jonson
    "Polen bütün vitaminleri taşımaktadır."
    CNRS Araştırma Uzmanı - Armond Pons
    "Şişmanlık ve zayıflık gibi iki karşıt durumda; vücuttaki fazla karbonhidrat, glikoz ve yağları yakarak şişman bünyeyi yok eder, metabolizma dengesi sayesinde zayıf düşen hücreyi derhal uyarır, üstün kan yapıcı özelliğiyle kas gücü ve metabolizmayı çalıştırarak cılız ve zayıf bünyeyi, güçlü ve dinç hale getirir."
    Kaynak : Le miel et pollen ( Bal ve Polen )
    Yazar : Fransız Dr.Raymond Dextreit (Sağlık ve beslenme konularında 30'dan fazla kitap yazarı)
    "Arıların binlerce yıl önce bulduğu bu harika besin, onların lavrasını en hızlı büyüten, kendi vücutlarını en sağlıklı kılan, en çok yaşatan, en güzel balı sağlayan bir besin. Poleni deneyerek buldu arılar. Oysa insanlar ancak 20.yüzyıl sonlarına doğru analizlerini yapınca polenin değerini anlayabildiler. En önemli besinlerinden binlerce kat fazla vitaminler taşıdığını görünce 1 gram polenin insana gün boyu yeterli olduğunu hesapladılar.
    Bir arının günde 4000 çiçeğe konarak 35 günlük ömründe yapabildiği 10 gramcık balı, insanların kovandan çalarak yediklerini görüyordu arılar. Oysa, günün birinde 2-200 mikronluk biricik besinlerini insanların da "Harika Besin" yapacaklarını, bir santimlik boylarını ve küçücük beyinleriyle düşünemezlerdi arılar. Bitki hayatının sırrını taşıyan çiçek tozlarını "Doğanın En Üstün Besini" seçerek ömür boyu yiyen ve gerçek balı yapan arılar onun "Tam Besin" olduğunu biliyorlardı. Öyle bir besin ki, yapısında 70'e yakın cevher taşımaktadır. Bütün vitaminleri, 22 çeşit aminoasiti, sindirim fermentlerini, hormonları, yağları, doğal şekerleri, mineralleri yapısında bulundurmaktadır. Polen besinler dünyasının son harikasıdır."
    Kaynak : Gayelord Hauser ( Güzel ol, Dinç yaşa )
    Türkiye - Dr. Erdal Erkan ( İlk Bilimadamlarımızdan )

    TÜBİTAK VE POLEN :
    Kaynak : Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi Sayı: 203 Sahife : 34 Yıl : 1984 Ay : Ekim
    Başlık : Doğa Harikası POLEN
    Yazar : Prof. Dr. M. Mihri Mimioğlu - Dr. Kadriye Sorkun
    ALYUVAR SAYISINI %25-30, HEMOGLOBİNİ %15 ORANINDA YÜKSELTİR.
    - Polende bulunan Riboflavine'nin GÖRME ÜZERİNDEKİ ETKİSİ BÜYÜKTÜR. Birçok olayda şaşırtıcı sonuçların alındığı ve GÖRME YETENEĞİNİN ARTTIĞI saptanmıştır.
    - Polende bulunan AMİNOASİTLERDEN CYSTİN (kükürt içeren bir aminoasittir) SAÇIN GELİŞMESİNDE ÖNEMLİ ROL OYNAR. Cystin'nin SAÇ SAYISINI ARTTIRDIĞI ve SAÇIN DÖKÜLMESİ'ni önlediği anlaşılmıştır.

    - Polen PROSTAT hastalarında iyileştirici rol oynar.
    - Polen GÜZELLİK KREMİ olarak da kullanılır. Bunun için, bir kahve kaşığı polen öğütülür ve taze yumurta sarısıyla karıştırılır. Bu karışım hafif masajla yüze ve boyuna sürülür. Yarım saat beklenir. Zamanı dolunca bol suyla yıkanır. Sonuçta cilt parlaklık ve tazelik kazanır.
    Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere, polen çok değerli, doğal ve zengin bir besin kaynağıdır. Ülkemizde bol miktarda bulunan, ancak değeri çok az bilinen bu besin maddesinin değerlendirilmesi gerekir. Gelişmiş ülkelerde (spor mantar vb. bitkilerin dayanıklı şekli) polen ve spor bilimi olarak tanımlanan Palinoloji, Türkiye'de jeoloji, botanik ve tıp ilimlerine hizmet eden bir bilim kolu durumundadır. 1983 yılında Türkiye Kalkınma Vakfı'nda (TKV) Palinoloji'nin ekonomik yönü ele alınmış ve gerekli teçhizat temin edilerek bir Palinoloji Laboratuvarı kurulmuştur. Bu kurumda yapılan çalışmalar sonunda polen tuzakları, polen toplanması, polen kurutulması ve saklanması gibi konularda ilerlemeler kaydedilmiştir. Ayrıca arının hangi bitkileri tercih ettiği, hangi bitkinin en bol polen verdiği hakkında çalışmalar yürütülmektedir. Amaç ülkemizde kullanılması bilinmeyen bu değerli besini ülkemizin hizmetine sunmaktır. "
    Kaynak : Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi Sayı: 203 Sahife : 34 Yıl : 1984 Ay : Ekim
    Başlık : Doğa Harikası POLEN
    Yazar : Prof. Dr. M. Mihri Mimioğlu - Dr. Kadriye Sorkun


    POLEN'İN FAYDALARI NELERDİR :

    KALP DAMAR HASTALIKLARINDA POLEN
    En yaygın kalp hastalığı, damar kireçlenmesi ve tıkanmasıdır. Polenin yapısında bulunan P vitamini ve diğer yararlı elementler damarları yumuşatır, kana geçen civardaki artıkların idrarla dışarı atılmasını sağlar. Ünlü araştırmacı Alain Caillas, kitabında "Miyokard enfaktüsü ve kalbin kroner damarlarının tıkanmasında, polen sayesinde şaşırtıcı iyileşmeler görülüyor. Rus Bilimler Akademisi'nde Prof. Beklerov ve arkadaşlarının önemli araştırmalarına göre Polen, yüksek tansiyona, damar sertliğine, kolesterol yüksekliğine, kroner tromboz ve felçlere karşı koruyucu ve iyileştirici etki yapıyor." diye açıklıyor. Hürriyet gazetesinin "Püf noktası" sütununda "Çiçek tozu gençleştiriyor mu ? İsveçli Dr. Lars Eric Essen ve Dr. Tissinin, poleni yaşlı insanlar üzerinde denemiş ve özellikle damar sertliğinde faydalı olduğunu meydana çıkarmışlardır. " diye yazılmıştır.

    RUH VE SİNİR SİSTEMİ HASTALIKLARINDA POLEN
    Bu hastalıkların tedavisinde en başta bol B vitaminleri gerekmektedir. Bilhassa B1 vitaminine gereksinim vardır. Bu vitamine "Sinir dokusu vitamini" denilmesi de bundandır. Polen de yüksek oranda B1 vitamini mevcuttur. Ayrıca Polen bütün B vitaminleri kompleksidir. Dr. Raymond Dextreit, düşünsel yorgunluk ve yaşamın bozuk düzeni nedeniyle sinirleri zayıflamış, güçsüz kalmış kimselerin, günde yedikleri 2 kaşık polen sayesinde sağlık ve sakinlik bulacaklarını yazmıştır.

    SİNDİRİM SİSTEMİ HASTALIKLARINDA POLEN
    Gastrit, Ülser, Kolit ve Hemeroid en yaygın sindirim sistemi hastalıklarıdır. Gastrit ve Ülserin ana nedeni ise sinirseldir, genelikle stresten kasılan (spazm yapan) mide kası sinirleri, o bölgeye gelen kılcal damarları da kısarak bir bölgenin kansız kalıp, yaraya dönüşmesine neden olur. Tedavi edilmezse insana yaşamı zehir eden hastalıklardır. Ömür boyu diet uygulamayı veya ameliyatları gerektirir. Bazı zamanlarda mide kanaması ve delinmesi şeklinde ölümlere neden olurlar. Belirtilen gramajlar dahilinde yapılan Polen kürleri, Mide-Barsak sistemine bağlı tüm hastalıklarda: geçici değil, Kesinkez tedavi sağlar.

    KANSIZLIK VE ZAYIFLIKTA POLEN
    Polenin en belirgin ve yaygın özelliği, süratle iştah açıcı ve kan yapıcı olmasıdır. Tedavilerde önemli olan, bileşiminde tüm cevherleri taşıyan bir kan sağlamak ve hasta bölgeye ulaştırmaktır. Gerisini vücut halleder...Nasıl bir otomobile, bozuk bir yakıt konduğunda çalışmasında aksaklık meydana gelirse; İnsan vücudunun yakıtı da ona gerekli tüm cevherleri bünyesinde bulunduran sağlıklı bir kandır. Kandaki cevherlerin bir veya birkaçının eksikliğine Kansızlık yani Anemi denir. Kansızlık her tür sağlık sorununa neden olan başlıca etkendir. Ülkemizde yapılan araştırmalar halkımızın %60-70'inin kansızlık sorunu olduğunu ortaya koymuştur. Düzenli kullanılan kürler sonucu; Polen: Kanı temizler, Kanı filtre eder, Kan yapar, Direnci arttırır, Alyuvar sayısını %30 oranında arttırdığı Bilim adamları tarafından kanıtlanmıştır.

    SOLUNUM SİSTEMİ HASTALIKLARINDA POLEN

    Solunum sistemi hastalıklarının genel ve çok görülen nedeni üşütmektir. Üşütme ile vücudun direnci kırılır, metabolizma vücut ısısını normale çıkartmak için çaba sarfederken solunum yollarında virüs ve bakteriler kendine yer ve ortam bularak süratle çoğalırlar. Nezle, grip, anjin, faranjit, bronşit, zatürre, zatülcenp, astım, sinüzit ve verem gibi hastalıklar meydana gelebilir. Bu hastalık mikropları burada da kalmayıp, kan yolu mafsallara, kalp kapakçıklarına ve böbreklere vs. geçerek daha hayati hastalıklara da neden olabilirler. Bu nedenle solunum sistemi hastalıklarının süratle tedavisine gidilmektedir. Gelişmiş ülke doktorları, bu hastalıklarda, diğer ilaçlarla birlikte Polen de vererek tedavi yapmaktadırlar. Çünkü Polen vücut direncini, kanın lökosit (alyuvarlar) ve antikor yapımını arttırır. Sovyet Prof. N.Joiriche, burun ve boğaza polen püskürtülerek mukoza direncini arttırmak ve virüsleri etkisiz kılmak yolundaki başarılı çalışmalarını yayınlamıştır. 1957'de ilk kez Pasteur Enstitüsü'nde polenin verem mikrobu olan "Koch" basiline karşı öldürücü etkisi olduğu saptandı. Yapısındaki sakızlı maddesi, terementi esansı, nükleik asitleri ve Bol B vitaminleri ile Polen, Akciğeri dezenfekte ettiği gibi, balgam söktürücü, mikrop öldürücü, çabuk iyileştirici etkiye sahiptir.

    ŞİŞMANLIKLARDA POLEN:

    Şişmanlık ve zayıflık gibi iki karşıt durumda vücuttaki fazla karbonhidrat, glikoz ve yağları yakarak şişman bünyeyi zayıflatır, metabolizma dengesi sayesinde zayıf düşen hücreyi derhal uyarır, üstün kan yapıcı özelliğiyle kas gücü ve metabolizmayı çalıştırarak cılız ve zayıf bünyeyi normal haline getirir. Polen, hücrelerde ki yanma olayını metabolizmayı ve adrenalin salgılanmasını hızlandırır. Böylece biriken yağların erimesini çabuklaştırdığı gibi, kas gücünü de arttırarak zayıflama esnasında hissedilen halsizliği de giderir.

    PROSTAT HASTALIĞINDA POLEN:

    Prostat bezesi idrar torbasının hemen çıkışında ve sadece erkeklerde bulunan ceviz büyüklüğünde bir doğal subaptır. Beyinden uyarılan sinir telleri omurilikten takiple prostata ulaşır ve gerektiğinde bu subapı açıp, idrarın boşalmasını sağlar. Aynı beze idrar yolu kapayıp, meni yolunu gerektiğinde açarak meni çıkışını sağlar. Bu esnada özel salgı bırakarak spermlerin ölmesini önler. Bu harika organcık güçlü kaslarla ve sinir sistemiyle istemli çalışır. Zamanında çok alkol kullanan sinirleri yıpranmış kimselerle, başka hastalıklar için değişik ilaçlar kullanmış veya idrarına mikroplar karışmış insanlarda ve yaşlılıktan kasları gevşemiş olanlarda prostat sorunları görülmesi normaldir. Yaygın prostat hastalığı ise prostatitis denilen, prostat iltihaplanmasıdır. Prostatitis'te ve prostat hipertrofisi'nde Polenin antibiyotiklerden daha etkili olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Polen araştırmacısı Alain Caillas (Fransa Tarım Akademisi - Polen araştırmaları ile ödül kazanmış ) kitabında şöyle özetlemiştir.
    "Polenin prostat hastalıklarına da şaşırtıcı etkisi vardır. İsveçli iki araştırmacının, Upsala Üniversitesi Tıp Fakültesi Kliniği'nden Prof. Eric-Ask Umparc ile Lund Üniversitesi Cerrahi Kliniği'nden Dr. Gosta Jonson'un çalışmaları polenin prostatitis'e en iyi etkiyi yaptığını ortaya koydu. Prostat büyümesin de ise polen kürü ile yapılan denemeler aralıklı gelen ve uzun süren hafif ağrıların yok olduğunu ve idrara çıkma sayısının azaldığını gösterdi. Bilhassa ağır prostat geçiren yaşlı hastaları ameliyattan kurtarmıştır."

    YAŞLILIK SORUNLARINDA POLEN:

    Enerji üreten, dinçlik kazandıran polen, bilhassa ileri yaşlarda çok faydalıdır. Yaşlı insanların en çok yakındığı ve özlemini duyduğu sorun cinsel yetersizliktir. Kan yapıcı, hücre tazeleyici ve uyarıcı Polen bu soruna da büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Polenin, cinsel istek ve gücü canlandırdığı, kullananlarca doğrulanmıştır. Polen, bir aylık kürle, on yıl gençleştiren kimyasal içerikli sihirli bir değnek değildir. Ancak devamlı ve düzenli kür kullanımı halinde; vücudu hastalıklardan korur, kurtarır, kanı güçlendirir, kaybolan cinsel yaşamı tekrar geri getirir, ömrü uzatır ve hastalıksız standardı yüksek bir cinsel yaşam sürdürür.

    KISIRLARDA POLEN:

    Polen kısırlarda da en önde gelen bitkisel gıdalardan biridir. Kısırlık tedavisinin en güç olanı sinirsel kaynaklı hormonal olan şeklidir. Kadın ve erkek beyninin ortasında bulunan nohut büyüklüğünde ki hipofiz bezi, belli zamanlarda kadınlarda yumurtalıklara, erkeklerde ise husyelere, omur ilik sinir telleri kanalı ile emir vererek yumurta ve sperm üretmelerini sağlatır. Korku, şok, stres, beyin özürü veya hastalıkları gibi nedenlerle hipofiz bezi bu görevini yapamaz ise kadında "ovülasyon yokluğu", erkekte "ozosperm" denilen canlı sperm yokluğu ile kısırlıkları ortaya çıkarır. Dozajlı ve kaliteli bir Polenle birlikte alınan Arısütü, Bal ve Kırmızı Ginseng, vücuda hem olağanüstü doğal protein, aminoasit, vitamin, mineral sağlayarak destek vermekte ve beyinde hipofiz bezindeki "Spazm"ı çözerek yumurta ve canlı sperm üretimini tamamıyle üretmektedir.

    BEBEK ÇOCUK VE GENÇLERDE POLEN:

    Yeni doğan bebek anne sütüyle beslenir. Eğer anne yeterli ve dengeli besleniyor ise; anne sütünün kalitesi, bebeğin beyin ve vücut gelişmesinin tam olabilmesi için yeterli olur. Dolayısıyla annenin süt verme zamanında Polen yemesi, bebeğin beyin ve beden gelişiminde, kemik kas yapısının güçlenmesinde, en önemlisi bebeğin bağışıklık sisteminin kuvvetli olmasında olağanüstü rol oynamaktadır. Aynı zamanda Polenle beslenen annenin, bebeğine verdiği anne sütü daha uzun sürer. Böylece hem bebeğin gelişme bozukluğu önlenir hem de bebeğin kabızlığı önlenir, gazı giderir ve hastalık kapmamasına yardımcı olur.

    Gelişme çağındaki çocuklarda ise çocukların, bol kaloriye, bol protein, vitamin ve madenlere ihtiyaçları vardır. Polen fazlasıyla; Enerjiyi veren vitaminleri, boy uzatan hormonları karşılar, zekayı çalıştırır, kemik ve kas kuvvetsizliklerini giderir.
    Bilhassa fast-food alışkanlıklarına başlama çağı olan ve gelişmenin durduğu genç yaşlarda kullanılan Polen kürleri; Gençlerin gelişmesini durdurmaz, sportif faaliyetlerde başarılı olmalarını sağlar, zekalarını çalıştırabilme kapasitelerinin en yüksek olduğu bu dönemde gerekli aminoasit ihtiyacını karşılar ve sonuç olarak hayata başlama adımlarında, beyin-beden gücü standartı yüksek olarak, polen kullanmayan akranlarından, hem fizik hem de başarı olarak daha da önde olurlar.

    SAÇ DÖKÜLMELERİNDE POLEN:

    Polen, saçın suyu ve gübresidir. Saça faydası, kök kısmına yaptığı olumlu etkidir. Bileşiminde ki (doğanın sunduğu saf şekilde); B5 Vitamini (pantotenik asit), niacin ve cystin, saç kökünü en iyi şekilde besler, dökülmesini durdurur, cansız kılların kıl hacmini geliştirir ve saçın gürleşmesini sağlar.
    CİLT GÜZELLİĞİ VE POLEN :
    Ciltteki çeşitli lekelerin, sivilcelerin ve bozuk bir cilt oluşmasında en önemli etkenler, sindirim sistemindeki bozukluk, karaciğer, kansızlık veya temiz olmayan kandandır. Bilhassa sorun kanda ise; kan, derimize yönelik dış etkilere karşı koyabilecek cevherleri taşımıyorsa, normal insan tenine olumsuz etki yapamayan güneş ultraviyole ışınları bile, deride ki kalkan görevi yapan kan maddeleri eksik olan kişiye etki yapıp, derisinde lekeler meydana gelmesini sağlar. Bu nedenle, önce kanın atık maddelerden arındırılıp tüm cevherlerle donatılması, kanın temizlenmesi, filtre edilmesi gerekir. Bunu en iyi Polen sağlar. Hiç bir cilt sorunu olmayan, canlı, sağlıklı parlak pembe bir cilt isteyen bayanlar, Polen yiyerek ve maskesini yaparak ten hücrelerini besleyebilirler. "Oriane" gibi bir çok ünlü güzellik kreminin özü Polen'dir. Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi Ekim-1984 sayısında Prof. Dr. M. Mihri Mimioğlu - Dr. Kadriye Sorkun' un yazısında:
    " Polen güzellik kremi olarak da kullanılır. Bunun için, bir kahve kaşığı polen öğütülür ve taze yumurta sarısıyla karıştırılır. Bu karışım hafif masajla yüze ve boyna sürülür. Yarım saat beklenir. Zamanı dolunca bol su ile yıkanır. Sonuçta Cilt, parlaklık ve tazelik kazanır "

    POLEN ALLERJİK BÜNYEDE KULLANILIR MI :
    Alerjik bünyesi olan hastaların, akciğer bronşlarındaki sinir uçları oksijen yetersizliğinden ve spazm yaptığından dolayı çok hassaslaşmışlardır. İlkbahar ve sonbaharda gözle görülemeyecek kadar küçük olan ve havada uçuşan AĞAÇ POLENLERİ bronşlara ulaştığı an; bronşlardaki sinir uçları derhal kasılarak tepki gösterip öksürük olarak kendini belli eder. Ancak arının çiçekten kovana gelmesiyle elde edilip, özel naturel kurutma sistemleriyle kurutulan ÇİÇEK POLENLERİ üst solunum yolları enfeksiyonlarında tedavi edici bitkisel destek sağlar. Dolayısıyla AĞAÇ POLENİ ve ÇİÇEK POLENİ karıştırıldığı için ve her ikisine de - Polen - dendiği için isim benzerliğinden dolayı bazı Alerjik bünyeler ÇİÇEK POLENİNİ yemekten çekinirler. Halbuki durum böyle değildir. Üst Solunum Enfeksiyonları için tam fayda veren ÇİÇEK POLENİ için bilimadamlarının oldukça kesin sonuçları olmuştur.

    POLEN NASIL VE NE KADAR KULLANILIR :

    Günde kullanılması gereken Polen miktarını Tübitak Bilim ve Teknik'de yayınlanan önerisi aynen aşağıdadır.
    "Beklenen iyileştirmenin gerçekleşmesi için ne kadar polen gereklidir ? Caillas'ın bildirdiğine göre kesin sonuçlu bir tedavi için günde 32 gram polen yeterlidir. Sağlıklı yaşamın devamı içinde 15 gram polen alınmalıdır. Polen kullananların söylediklerine, kendi deneylerimize ve arıcılar birliği üyelerinin kanısına göre, yukarıda verilen miktarların yarısı kadar bir doz bile yeterlidir. Bir kahve kaşığı polen 4 gram gelir. Genel durumumuzu sağlıklı tutmak için 2 kahve kaşığı polen alınmalıdır.

  12. 6 kişi almanyadancı üyemize teşekkür etti:

    CoAx3R (08-26-2009),hakan4117 (08-26-2009),jupiter (09-25-2009),ozkan07 (08-26-2009),proxy (09-10-2009),Ri¢hie Ri¢h (08-26-2009)

  13. #7
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart

    Üzüm Çekirdeği Avrupa'da ilaç niyetine satılıyor. Mucizevî çekirdek ödemden,
    nezleye kadar bir çok hastalığın tedavisinde kullanılıyor. Üzümün çok
    faydalı olduğu bilinir. Özelliklede zihin açıcı yönü ile sınavlardan önce
    kuru üzüm tavsiye edilir. Ama birçoğumuz üzümü yerken çekirdeğinden muzdarip
    oluruz. Onu tüketmez, atarız. Hatta marketlerde en çok çekirdeksiz üzümler
    rağbet görür. Halbuki üzümün çekirdeği bugün birçok Avrupa ülkesinde ilaç
    niyetine, tabletler halinde satılıyor. Yavaş yavaş Türkiye'de de
    yaygınlaşmaya başlayan üzüm çekirdeği, yakında bütün eczanelerdeki yerini
    alacak gibi. Bu çekirdeğin en önemli faydası kan damarı onarıcısı olması.
    Kan damarları insan için hayati önem taşıyor. Başınızdan ayak uçlarınıza
    kadar her doku kanla beslenir. İncecik kılcal damarlardan, geniş
    atardamarlara kadar, karmaşık kan damarları ağı sizin yaşam hattımızdır.
    Eğer kan damarları yaşlanır, hastalanır, zayıflar, incelir ve kan
    sızdırırsa, sağlığınız tehlikede demektir. Eğer oksijeni taşıyan kan düzgün
    bir biçimde akmıyorsa kalp kasınız hasar görebilir. İşte üzüm çekirdeği,
    zayıflamış kan damarlarını güçlendirip normal sağlıklarına döndürebilen,
    dolaşım bozukluklarının düzeltebilen ve önleyebilen bir yapıya sahip.
    Özelliği ise tamamen doğal olması... Çekirdek, damar hastalıklarını tedavi
    ediyor. Zayıflamış kan damarlarının yapısını güçlendiriyor.

    Ayrıca üzüm çekirdeği bilinen en güçlü antioksidan... Yapılan bazı
    testlerde, E vitamininden 50 kat daha güçlü olduğu ortaya çıkmış. İlk
    Fransa'da keşfedildi Üzüm çekirdeği 40 yıldır Avrupa'da, özellikle üzüm
    bağlarının çokluğu ile bilinen Fransa'da etkili bir biçimde kullanılıyor.

    Üzüm çekirdeği 1947 yılında Bordeaux Üniversitesi'nden emekli tıp profesörü,
    Fransız Kimyacı Jack Masquelier tarafından keşfedilmiş.

    Çekirdek ilk olarak hamileliğinden dolayı aşırı ödemi olan fakültenin
    dekanının eşine, dekan tarafından verilmiş.

    Masquelier o günü şöyle anlatıyor;
    "Kadın, şişmiş bacakları ile o kadar yorgun görünüyordu ki, güçlükle
    yürüyebiliyordu. Yüzünden, çektiği acıları okumak mümkündü.

    Ne yapabilirim de bu kadının acılarını dindirebilirim diye düşündüm.
    Sonra dekanın eşine çekirdek verdiğini gördüm.
    Dekanın eşi 48 saat içinde iyileşti. O halde, ben üzüm çekirdeğinde özel bir
    şeyler olabileceğini düşündüm.

    "1950'de üzüm çekirdeği Resivit olarak bilinen ve Fransa'da satılan ilk
    damar koruyucu ilaç olmuş.

    Doktor Masquelier ve meslektaşları, üzüm çekirdeğinin varis üzerindeki
    etkisini doğrulayan dokuz deney yapmışlar. Bununla birlikte çekirdek, göz
    kamaşması, gece körlüğü, maküler dejenerasyon gibi göz sorunlarının,
    arterit, saman nezlesi, alerji ve burun kanamalarını tedavisinde de
    kullanılmış.

    "Eğer düzenli olarak üzüm çekirdeği alırsanız, damar duvarlarınız
    güçlenecektir." diyor Dr. Masquelier. Diş eti kanayanlar kullanmalı. Peki
    üzüm çekirdeğine ihtiyacınız olup olmadığını nasıl öğreneceksiniz? Doktor
    Masquelier'in konu ile ilgili görüşleri şu şekilde:

    "Sabahleyin dişlerinizi fırçalarsınız ve diş etlerinizin kanadığını
    görürsünüz. Ya da göz korneasında bir kan lekesi fark edersiniz. Veya
    geceleri kendinizi yorgun hissedersiniz, baldırlarınız şişer, ödem olduğunu
    fark edersiniz. Bu durumda damar zayıflığından muzdaripsinizdir ve üzüm
    çekirdeği tüm bu patolojik mekanizmalarla mücadele eder.

    "1995 yılında İtalya'da yapılan bir araştırmada 150 miligramlık üzüm
    çekirdeğinin ağrıyı, yanma karıncalanma hissini ve atardamarların şişme
    derecesini azaltmada, yaygın olarak kullanılan bir eczacılık ilacından daha
    hızlı ve üzün sureli etkili olduğu bulunmuş. 1985 yılında da Fransa'da 92
    hasta üzerinde yapılan kur kontrollü deney, 28 gün boyunca 300 miligram üzüm
    çekirdeği almanın, ağrıyı, karıncalanma geceleyin giren bacak kramplarını ve
    şişkinliği yüzde 50'den daha fazla azalttığını göstermiş. Üzüm çekirdeğini
    diğer bir faydası ise gözlere... Gece görüşünde önemli olan parlak ısıların
    neden olduğu göz kamaşmasını geçirmeye yardımcı oluyor.

    Yine Fransa'da 100 denek üzerinde yapılan iki ayrı araştırmada 5 hafta
    boyunca günde 200 miligram üzüm çekirdeği almanın parlak ısılara maruz
    kaldıktan sonra görme keskinliğine yeniden kavuşma durumunu artırdığı ortaya
    çıkmış. Ayrıca testlerde üzüm çekirdeği ürünün bir bilgisayar ekrani
    karşısında çalışmanın neden olduğu göz gerilimini geçirdiği ve miyop
    kişilerde retinanın işlevini ve duyarlılığını düzelttiği görülmüş.

    Üzüm çekirdeğinin tansiyonu ve onun sonuçlarını düzenlemeye yardımcı
    olabileceği de belirtiliyor. Araştırmaların gösterdiğine göre, yüksek
    tansiyonlu insanlar genellikle çok geçirgen olan, zayıf kılcal damarlara
    sahipler. Bu da onların kılcal damar kanaması geçirme ve göz retinasındaki
    kan damarlarının yırtılma olasılıklarını artırıyor. Dr. Miklos Gabor'un
    yaptığı araştırmada üzüm çekirdeği yüksek tansiyonlu deneklerde kılcal
    damarları güçlendirmiş.

    Anti-Aging etkisi Üzüm çekirdeği damarları yenilediği için ayrıca anti-aging
    etkisine sahip. Yenilenen damarlar yaşlılığı geciktiriyor. Böylelikle
    cildinizdeki yaşlanma belirtileri azalıyor. Uluslararası sertifikalı Organik
    Üzüm Çekirdeği Ekstraktinin içerdiği Proantosiyanidin, bilinen en güçlü
    etkisi antioksidant. Üzüm çekirdeğinin antioksidant etkisi vitamin E'den 50,
    vitamin C'den 20 kat daha fazla.

    Antioksidantlar, vucudumuzdaki kimyasal reaksiyonlar sonucu oluşan veya
    dışarıdan sigara, alkol, kirli hava v.s . ile alınan zararlı maddeleri
    etkisiz hale getiriyor.

    Uzmanlara göre vücudun antioksidant üretimi 25 yaşından sonra
    yavaşlamaktadır. Bu yavaşlamanın yol açtığı deformasyonları yok etmek için
    bilinen en kuvvetli antioksidant ise organik üzüm çekirdeği ekstraktıdı
    olduğu belirtiliyor.

    Çekirdek, bağ dokularını güçlendirerek cilt sarkmasına engel oluyor. Cildin
    elastik, yumuşak ve düzgün olmasını sağlıyor. Üzüm çekirdeğinde tavsiye
    edilen miktar günde 150 ile 300 miligram.

    Damar sağlığını korumak için gerekli doz ise günde 5-10 gram. Üzüm
    çekirdeğinin insanlar üzerinde her hangi bir yan etkisi görülmemiş.

    Prof. Peter Rohdewald tarafından laboratuar fareleri, Hint domuzları ve
    köpekler üzerinde yapılan araştırmada doğal çekirdeğin, toksik, mutajenik,
    karsinojenik olmadığı tespit edilmiş.

    Kimler kullanmalı?
    * Kan damarlarının yardıma ihtiyaç duyduğunu düşünenler.
    * Cildindeki kırışıklıklar günden güne fazlalaşanlar
    * Cildi cansız ve solgun görünenler
    * Cinsel yaşantısında kendini yetersiz hissedenler
    * Kalple ilgili sorunları olanlar
    * Ani kalp krizi riski olanlar
    * Görme gücünde yaşlanmaya bağlı bozulma olanlar
    * Şişlikler ve ödem alerjilerinde
    * Yüksek tansiyonda
    * Kolayca kanama ve morarma eğilimi olanlar
    * Daha önce kanamaya bağlı felç geçirenler
    * Şeker hastalığı olanlar
    * Varis ve hemoroit gibi soruları olanlar

    Sunu belirtmek gerekiyor ki; yukarıda bahsettiğimiz faydaların birçoğu
    çekirdeğin damarları onarıcı özelliğinden kaynaklanıyor.

    Çünkü damarlar, insan bedenini ayakta tutan ana mekanizmalar. Onların
    bozukluğu insan bünyesinde birçok hastalığa neden oluyor.

    Damarları onaran çekirdek, böylelikle diğer hastalıkların iyileşmesinde de
    önemli bir etkiye sahip oluyor.

  14. #8
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart

    DEVEKUŞU YAĞI
    -El, ayak, diz ve dirseklerde ağrı, tutulma ve şişmeye karşı iyileştirici etki,
    Sedef Hastalığı
    Güneş Yanığı
    Su toplama
    Kuru ciltler
    Deri kesilmeleri
    Yatak Ağrıları
    Deri Yanmaları
    Kas Ağrıları
    Deri Sıyrıkları
    Geçmişten günümüze önemini hala koruyan ve günümüzde bile bir çok derde deva amaçlı kullanılan bitkiler ve birtkisel karışımlar bulunmakta. Devekuşunu hepimiz biliriz. Uçma yeteneği olmayan tek kuş. Peki devekuşu yağını hiç duydumuz mu ?Taa eski çağlardan gelme bir şifa kaynağı. Eski Mısır, Roma ve Afrika kültürlerinde devekuşu yağı, 3000 seneden beri kozmetikten ağrıların giderilmesine kadar birçok alanda kullanılmaktaydı. Tarihi kaynaklar devekuşu yağının milattan önceki devirlerde de yaygın bir şekilde kullanıldığını gösteriyor. Öyle ki M.S.1.yy'da yaşamış olan Romalı filozof Pliney devekuşu yağının faydaları üzerine yazılar yazmıştır.

    21. yy'da devekuşu yağının O*****6 ve O*****9 yağ asitlerini içerdiğini biliniyor. Bu temel asitler hücre zarlarının gelişmesine, vücudun daha etkin besin kullanımına çok büyük katkılarda bulunmaktadır. Ayrıca her ikisinde de cilt nemlendirici özelliği bulunmaktadır. Devekuşu yağı moleküler büyüklük olarak insan yağıyla aynı olduğundan vücut tarafından kabul edilmesi edilmesi çok kolaydır. Özellikle gelişmiş toplumlarda sağlık ve şifa amaçlı kullanılmaktadır. Ayrıca yaşlanmayı önleyici bir etkisi var devekuşu yağının.
    Daha güçlü kaslar: Devekuşu yağı ile kaslara günlük masaj yapılarak kas ağırlıklarının arttığı ve kasların geliştiği tespit edilmiştir. Bu nedenle kaslardaki zedelenmelerde kas zayıflıklarında kullanılmaktadır. Özellikle sporcuların yaralanması sonucuda oluşan kas ağrıları için birebirdir.
    Kuru ciltler: Kuru cilt vücudun temel yağ asidini kaybetmesinin bir sonucudur. Cilde devekuşu yağı uygulayarak cildinizin daha yumuşak ve pürüzsüz olmasını sağlayabilirsiniz.
    Devekuşu yağı başağrıları, sinüs, tansiyon gibi hastalıklarda da faydalı bir şekilde kullanılmaktadır. Devekuşu yağı ayrıca rahatlatıcı özelliği de bulunmaktadır.
    Yağın Faydalı Olduğu Durumlar:


    Güneş Yanığı
    Su toplama
    Kuru ciltler
    Sedef Hastalığı
    Deri kesilmeleri
    Yatak Ağrıları
    Deri Yanmaları
    Kas Ağrıları
    Deri Sıyrıkları
    Devekuşu yağı analizleri; bu yağın yüksek oranda doymamış yağ asitlerini (linoleik asit; %30) oleik asit; %70) içerdiğini göstermiş tir.Bu yağ asitlerinin Artirit ve benzeri hastalıklardan kaynaklanan kas ve eklem ağrılarına iyi geldiği ve yerel antienflamatuar etkisi olduğu bilinmektedir.
    Dr.Craig Schimidt (Auburn Univ., A.B.D) oleik asitlerin biyoaktif maddelerin deri yoluyla taşınmasında önemli katkıları olduğuna değinerek, devekuşu yağının deriden çok kolaylıkla emilmesini yağın bu özelliğine bağlamıştır.
    Dr. G.R. Hobday’ın “Emu Oil: A Clinical Appraisal of This Natural and Long Used Product” çalışmasında (10 yıl 500 hasta) elde ettiği bulgularevekuşu yağına karşı allerjik reaksiyonların olmayışı,
    Antienflamatuar özellikleri,
    Deriden kolaylıkla geçebilmesi ve güneş ışıklarının zararlı etkisinden korunmayı sağlamasındandır.
    Devekuşu yağının nerelerde ve hangi vakalarda kullanılabileceği ve etkileri:
    -El, ayak, diz ve dirseklerde ağrı, tutulma ve şişmeye karşı iyileştirici etki,
    -Yeni oluşan darbelerden dolayı meydana gelen kas ağrı çekilmelerine karşı etki,
    -Yüksek nemlendirici özelliği dolayısıyla deriyi yumuşatma ve yenileme özellikleri,
    -Deriden en süratle geçme kabiliyetinde bir yağ oluşu nedeniyle trans-dermal taşıyıcı olma özelliği,
    -Antienflamatuar özelliği ve benzerleri gibi(örneğin ibuprofen) yan etkisi veya allerjik reaksiyonlara neden olmaması nedeniyle etkin biçimde kullanılabilme özelliği

    Deve Kuşu Yağı
    Batı Avustralya’ya has Emu Yağı, cildin en derin katmanlarına kadar nüfuz eden naturel madde olarak tıp dünyasında bilinmektedir.
    Ve bu şekilde kendisine kozmetik ve tıp alanında cilt arası taşıma kapasiteli ve nötr madde olarak yer bulmaktadır. Emu Yağı’nın eşi benzeri olmayan poly-doymamış yağ asitleri kombinasyonunun iltihaba karşı etkisi, bilim adamları tarafından belgelenmiştir.
    Eklem ve kas dokusuna kadar nüfuz etme gücüyle kalmaz, o bölgelerdeki ağrıları ve rahatsızlıkları da tedavi eder. Eklen kireçlenmesi, romatizma, spor sebebiyle oluşan ağralar ve gerginliklerle ilgili bölgeleri ağrıdan, kızarıklıklardan ve şişmelerden kurtarır.

    Aynı zamanda cildinizi temizler ve kesinlikle cilt gözeneklerini tıkamaz ve yağlı kalıntı bırakmaz. Emu Yağı’nda doğrudan doğal olarak bol miktarda bulunan E ve A vitaminleri karışımı, iltihaba karşı savaşırken aynı zamanda cildin onarılmasını sağlar ve daha az acıyla daha kısa zamanda daha az iz bırakarak tedaviyi mümkün kılar.
    Özellikle açık yaralar, yanıklara, morarmalara, nasır ve mantara, güneş yanığına ve diğer cilt rahatsızlarına iyi gelir ve hatta kaşıntı ve böcek ısırmalarını tedavi eder. Müthiş bir cilt nemlendiricisidir. Emu yağı cildin nem tutma kabiyetini artırarak, sert,
    kuru cildi yumuşacık sağlıklı dokusuna kavuşturur.
    Zamanla oluşmuş olan cilt kırışıklıklarını ve sarkmalarını gerginleştirir ve yenilerinin oluşunu önler.
    Emu yağı cilt hücre yenilenmesini hızlandırır ve böylece cildin daha genç ve yumuşak görülmesini sağlar.
    Emu Yağı, cilt kışıntısı ve tahrişini dindirir, kızarıklığı yok eder ve cildi en derin tabakalarından başlayarak yumuşatır. Cildin hassas bölgelerindeki kuruluğu giderir, ölü cilt tabakasını ortadan kaldırarak yeni cildin nefes almasını sağlar.

  15. #9
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart

    Balığı bir de böyle deneyin...

    Balıkta bulunan o*****3 yağ asitleri zihin ve beden gelişiminde, hücre yenilenmesinde, kalp ve damar sağlığının korunmasında, bazı kanser türlerinin önlenmesinde rolü olan çoklu doymamış yağ asitlerindendir. O*****3’den en zengin balıklar derin su balıklarıdır. Ton balığı ve somon ülkemizde satışı yaygın derin su balıklarındandır.
    Light mutfakta malum kızartma tenceresi bulunmuyor. Kalorisi bir yana kızarmış balığın besin değeri kızartma sırasında neredeyse yok oluyor. Evde balık pişirirken fırın kullanmanız en akıllı tercih olacaktır.
    Küçük balıklar (hamsi, istavrit vb) : Fırının teline yağlı kâğıdı serin birkaç yerinden minik delikler açın, altına da su dolu tepsi yerleştirin. Yağlı kâğıdın üzerine hafif tuzladığınız balıkları dizip, ızgara ayarında pişirin.
    Sonuç: leziz mi leziz çıtır çıtır balıklar (yağlı kâğıdı delince balığın suyu ve fazla yağı alta akar, böylece çıtır çıtır olur)
    Orta boy balıklar(lüfer, çipura, levrek, sarıkanat vb): Fırın tepsisine sebzelerle beraber koyup pişirebilirisiniz. Ayrıca balığı 1 saat zeytinyağı, limon, beyaz şaraptan oluşan sosta bekletip fırın poşetinde pişirirseniz parmaklarınızı dahi yiyebilirsiniz. Sarımsak ve maydanozu ince ince kıyıp balığın içine doldurup fırınlarsanız, fırınınızda kalıcı balık kokusu olmaz. Ayrıca evde hamile varsa ve balık kokusundan rahatsız oluyorsa bu yöntem uygulanabilir.
    Büyük boy balıklar (akya, kalkan, palamut vb): Fırının ızgara bölümünde pişirilebileceği gibi, çelik tencerede soğan, patates ile buğulaması yapılabilir. Balığı temizleyip yıkayın, defne yaprağı, tane karabiber, tuz ile 1-2 saat bekletip şişe dizin. Şişleri ızgarada çevirerek pişirip roka salatası ile servis edebilirsiniz. Büyük balıklar ayrıca kuşbaşı doğranıp, biber, soğan ve domates ile mini güveçlere konulup fırınlanabilir. Piştikten sonra üzerine çok az zeytinyağı gezdirirseniz bu lezzeti hiç unutamazsınız.
    UNUTMAYIN: Haftada en az iki kez toplam 300 gr sağlıklı pişirilmiş balık o*****3 ihtiyacımızı karşılamaya yeter.

  16. #10
    almanyadancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    1,256
    Ettiği Teşekkür
    33,152
    1,160 mesaja 9,123 teşekkür aldı

    Standart

    Prostat - Kurtuluş Kabak Çekirdeğinde
    Prostat bezi; erkeklerde idrar torbasının boynu ile idrar yolu (üretra) başlangıcını çevreleyen ceviz büyüklüğünde bir guddedir. Bu bez, yaşlılık dönemlerinde büyümeye başlayıp, rahatsızlık verebilir. Hastalığın belirtileri; gecenin son kısmında idrara kalkmak, gündüzleri sık sık idrar yapmak, idrar yapmakta zorluk, idrarın yavaş yavaş akmasıdır. Her erkek 50 yaşından sonra az ya da çok prostat büyümesinin getirdiği rahatsızlıklardan yakınmaya başlar. Yapılan araştırmalarda, bal kabağından elde edilen kabak çekirdeği ve yağının, prostat büyümesini yavaşlattığı hatta önlediği ortaya çıkmıştır. Bilim adamlarına göre, kabak çekirdeğinde bulunan "phytosterin" maddesi, kandaki kolesterolü azaltıyor, prostat büyümesi ve prostat kanserine iyi geliyor...
    Açıkçası mükemmel bir sağlık kaynağı. Bu sebeple, kuru yemiş yiyecekseniz, tercihinizin kabak çekirdeği olmasında yarar var. Kalın bağırsak kanseri riskini de önemli oranda azaltan etkisi olduğu tespit edilen kabak çekirdeğinin faydaları bu kadarla da kalmıyor. Bol miktarda E vitamini ihtiva ettiği için hücre zarlarının okside olarak erken bozulmasına engel oluyor. Böylece vücut geç yaşlanıyor ve dinç bir ihtiyarlık dönemi geçiriliyor.
    Mükemmel bir kurt ilacı
    Tenya denilen bağırsak kurtlarını dökmede de tuzsuz kabak çekirdeği harika bir ilaçtır. Hem çok etkin, hem de tümüyle zararsızdır. Bir avuç dolusu kabak çekirdeği kabuğu ile birlikte, dört öğünde iyice çiğnenerek yenir. Gece yatarken de yarım kaşık Hint yağı içilir. Bu uygulama bağırsak kurtlarını dökecektir. Kürü tekrarlamanın hiçbir yan etkisi yoktur.
    Ayrıca şu formüller de çok yararlıdır:
    * 10 çorba kaşığı (100 gram) soyulmuş kabak çekirdeği, 5 çorba kaşığı (50 gram) kakao ile karıştırılır. Üzerine azar azar soğuk su dökülerek, macun hâline gelinceye kadar karıştırılır. Macun hâline geldikten sonra, 20 eşit parçaya bölünür. Her bir parça, pudra şekerine bulanarak hap yapılır. Bir gün önce, hiçbir şey yenmez. Ertesi sabah, aç karnına 2 tatlı kaşığı Hint yağı içilir. Sonra onar dakika ara ile haplar çiğnenerek yutulur. Çok etkili bir terkiptir. Hamilelerin, kesinlikle kullanmaması gerekir.
    * Büyükler için; 6 çorba kaşığı soyulmuş kabak çekirdeği; küçükler için; 3 çorba kaşığı soyulmuş kabak çekirdeği, kendisinin bir misli süzme bal ile karıştırılır ve aç karnına bir kerede yenir.
    Almanları şaşırtan tespit!
    1960'lı yıllarda Almanya'ya ilk giden Türk erkekleri üzerinde yapılan bir araştırmada, prostat kanserinin daha az görüldüğü tespit edilmiş. Uzun araştırmalardan sonra ortaya; Türklerin, Almanlar tarafından hiç tüketilmeyen kabak çekirdeğini, bol miktarda tükettikleri ortaya çıkmış. Bunun üzerine yapılan laboratuvar tetkiklerinde, kabak çekirdeğindeki kadınlık hormonu etkisi yapan maddenin, Türkleri prostat kanserinden koruduğu belirlenmiş. Şu anda kabak çekirdeği ilaç değerinde, tüm dünyada prostat kanserinden korunmak için yeniyor veya kapsül şeklinde yutuluyor.

Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

Bu Konu İçin Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

YASAL UYARI : Turkbetcenter.com sitesinde yer alan yorum ve tahminler haber ve bilgi amaçlıdır.
Üyelerin yazdığı yorum, tahmin ve bilgiler Turkbetcenter.com’un görüşünü yansıtmaz.
Üyeler yazdıkları mesajların içeriği nedeniyle yasal mercilere karşı kendileri sorumludur.
Turkbetcenter.com’da yer alan reklam materyalleri Türkiye dışında ikamet eden Türkçe konuşan üyelere yönelik olarak hazırlanmıştır.
7258 sayılı yasa gereği bahis oynatmak suçtur.
Turkbetcenter.com hiçbir şekilde illegal bahis oynatmaz ve oynamaya aracılık etmez.